Sayfamıza Hoş geldiniz

Reklamlara Tıklayarak Destek Olabilirsiniz Sitemizi Geliştiriyoruz

DAVAMIZ İSLAM
4 Ekim 2015 Pazar

Mus'ab bin Umeyr



İslâmda ilk öğretmen.
Mus’ab bin Umeyr, hem annesi hem de babası tarafından Kureyş’in asîl ve zengin bir âilesine mensub idi. Zengin oldukları için gâyet râhat bir hayat sürüyordu. Orta boylu, güzel yüzlü, nâzik ve yumuşak huylu, son derece zekî idi. Güzel konuşurdu.
Akl-ı selîm sâhibi olduğundan, putların bir fayda veya zarar veremiyeceğini bilir onlara tapılmasından nefret ederdi. Annesi tarafından en iyi şartlar altında refah ve bolluk içinde yetiştirilmişti.
Güzel yüzlü ve zengin olduğundan Mekke halkı ona gıpta ile bakardı. Peygamber efendimiz bunun için “Mekke’de Mus’ab’dan daha zarîf, daha nârin, daha güzel kimse yok idi. Saçları kıvrım kıvrım idi.”buyurmuşlardı.
Dîninden dönmedi
Bütün bu rahatlıklara rağmen kalbinde büyük bir boşluk hissediyordu Mus’ab bin Umeyr. Bu maksatla sevgili Peygamberimizin bir merkez olarak seçtiği, İslâmı anlattığı ve o zaman Mekke’de müslümanların toplandığı Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın evine gitti. Resulullahı görür görmez Müslüman oldu.
İslâmiyeti kabûl ettiği an hayatı da birdenbire değişti. Eski servet ve zenginliğin yerini fakirlik aldı.
Âilesinin sevgili oğullarına yapmadığı eziyet kalmadı. Onu dîninden döndürmek için evlerindeki bir mahzene hapsederek günlerce aç ve susuz bıraktılar. Arabistan’ın yakıcı güneşi altında ağır ve tahammülü zor işkenceler yaptılar.
Fakat Mus’ab bin Umeyr, bu ağır ve acımasız işkenceler karşısında sabır ve sebât göstererek aslâ İslâmiyetten dönmedi. Her seferinde bütün gücüyle haykırıyordu:
– Allahtan başka tapılacak, ibâdet edilecek ilâh yoktur. Muhammed aleyhisselâm O’nun peygamberidir.
İslâmiyet’i kabûl ettikten sonra Mekke’de sıkıntı ve işkencelere mâruz kalan Mus’ab bin Umeyr, Resûlullahın izniyle iki defa Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kalıp, her türlü sıkıntıya katlandı.
Daha sonra dönüp, Peygamberimizin yanına geldi. Onun bu gelişini Hazret-i Ali şöyle anlatmıştır:
Resûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Üzerinde yamalı bir elbiseden başka giyeceği yoktu. Resûlullah onun bu hâlini görünce, mübârek gözleri yaşla doldu ve:
– Kalbini Allahü teâlânın nûrlandırdığı şu kimseye bakın! Anne ve babası onu en iyi yiyecek ve içeceklerle besliyorlardı. Allah için bunların hepsini terk etti. Allah ve Resûlünün sevgisi, onu gördüğünüz hâle getirmiştir, buyurdu.
İlk öğretmen
Birinci Akabe bî’atında Müslüman olan Medîneliler, Resûlullah efendimize:
“Yâ Resûlallah! İçimizde, İslâmiyet açıklandı ve yayılmaya başladı. Halkı Allahın Kitâbına da’vet edecek, Kur’ân-ı kerîmi okuyacak, İslâm dînini anlatacak, İslâmın sünnet ve emirlerini aramızda ikâme edecek, yerleştirecek, namazlarımızda bize imâmlık yapacak bir kimse gönder” diye mektup yazdılar.
Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Mus’ab bin Umeyr’i, Medine’ye gönderdi ve ona:
“Medînelilere Kur’ân-ı kerîm okumasını, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğretmesini, namazlarını kıldırmasını” emretti.
Mus’ab bin Umeyr kısa zamanda Medîne’ye vardı. Orada kendisini büyük sevinçle karşıladılar. Es’ad bin Zürâre’nin evine yerleşti. Ev sâhibi Medîneli ilk Müslümanlardan idi. Orada insanlara dinlerini öğretmeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr’in büyük gayretleri ve hizmetleri netîcesinde İslâmiyet, Medîne’de sür’atle yayıldı. Öyle ki, İslâmiyet her eve girmiş, îmân etmeyen kalmamıştı.
Mus’ab bin Umeyr, Medîne’de Es’ad bin Zürâre’nin evinde Kur’ân-ı kerîm öğretiyor ve İslâmiyet’i anlatıyordu. Onun bu hizmetiyle Medîne’de çok kimse Müslüman oldu. Medîne’de bulunan kabîle reîslerinden Sa’d bin Muâz, Üseyd bin Hudayr henüz Müslüman olmamışlardı. Bunların durumu çevreyi etkiliyor, İslâmiyet’in hızla yayılmasını engelliyordu.
Bir gün Mus’ab bin Umeyr, bir bahçede, etrâfında bulunan Müslümanlara dîni anlatıyor, sohbet ediyordu. Bu sırada Evs kabîlesinin reîslerinden olan Üseyd, elinde mızrağı olduğu hâlde hiddetli bir şekilde gelip, şöyle konuşmaya başladı:
Sözümüzü dinle
Siz bize niçin geldiniz, insanları aldatıyorsunuz? Hayâtınızdan olmak istemiyorsanız buradan derhâl ayrılın!
Onun bu taşkın hâlini gören Mus’ab bin Umeyr;
– Hele biraz otur! Sözümüzü dinle. Maksadımızı anla, beğenirsen kabûl edersin. Yoksa engel olursun, diyerek gâyet yumuşak ve nâzik bir şekilde karşılık verdi.
Üseyd sâkinleşip;
– Doğru söyledin, dedi ve mızrağını yere saplayarak oturdu.
Mus’ab bin Umeyr ona İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîm okudu. Kur’ân-ı kerîmin eşsiz belâgatı ve tatlı üslûbunu işiten Üseyd kendini tutamayıp;
– Bu ne kadar güzel, ne kadar iyi bir sözdür. Bu dîne girmek için ne yapmalı, diye sordu.
Güzel yüzlü, tatlı dilli öğretmen cevap verdi:
– Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah demek kâfidir.
Mus’ab bin Umeyr’in, bu sözü üzerine Kelime-i şehâdeti söyleyip Müslüman olan Üseyd, sevincinden yerinde duramadı ve:
– Ben gidip arkadaşlarıma da anlatayım, diyerek ayrıldı.
Evs kabîlesinin reîsi Sa’d bin Muâz’ın ve kabîlesinin yanına varınca, Müslüman olduğunu söyledi.
Bunu gören Sa’d şaşırarak hiddetlendi ve Mus’ab bin Umeyr’in yanına koştu. Yanına varınca sert ve kızgın bir tavırla konuşmaya başladı.
Mus’ab bir Umeyr, ona da gâyet yumuşak konuştu ve oturup biraz dinlemesini söyledi. Sa’d, bu nâzik konuşma karşısında yumuşayıp oturdu ve konuşulanları dinlemeye başladı.
Mus’ab bin Umeyr, ona da İslâmiyet’i anlattı ve Kur’ân-ı kerîmden bir miktâr okudu. Kur’ân-ı kerîm okunurken Sa’d’ın yüzü birden bire değişiverdi. O da orada Müslüman oldu. Kendinde duyduğu üstün bir hâlin ve râhatlığın şevkiyle derhâl kavminin yanına gidip onlara şöyle dedi:
– Ey kavmim beni nasıl biliyorsunuz?
İlk cuma namazı
Sen bizim büyüğümüz ve üstünümüzsün.
– Öyle ise Allah’a ve Resûlüne îmân etmelisiniz… Îmân etmedikçe sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana harâm olsun.
Bunun üzerine kavmi hep birden İslâmiyeti kabûl etti. O gün kabîlesinden îmân etmedik kimse kalmadı.
Ensâr-ı kirâm , Resûlullahdan izin alarak Sa’d bin Heyseme’nin evinde ilk defâ Cum’a namazını edâ ettiler. Medîne-i münevverede ilk kılınan Cum’a namazı bu oldu.
Mus’ab bin Umeyr, Müslüman olan Medîneli müslümanlar ile ikinci Akabe bîatında bulundu. Bedr savaşında sancaktâr olup, büyük gayret ve kahramanlık gösterdi. Süveyd bin Harmale ile birlikte Abdüddâroğullarından Bedir savaşına katılan iki kişiden biri idi. Mus’ab, Uhud savaşına da katıldı. Yine sancağı o taşıyordu.
Bu savaşta Peygamberimizin yanından ayrılmayarak saldıranlara karşı koyuyordu. İki zırh giyinmişti. Bu hâliyle Peygamberimize benziyordu.
Peygamberimize benziyordu
Müşrik ordusundan İbn-i Kâmia adında biri Peygamberimize saldırırken, Mus’ab bin Umeyr onun karşısına çıktı. Bu müşrik, bir kılıç darbesiyle Mus’ab bin Umeyr’in sağ kolunu kesti. Mus’ab bunun üzerine sancağı derhâl sol eline aldı.
Mus’ab o esnâda; “Muhammed (aleyhisselâm) ancak resûldür. Ondan evvel daha nice peygamberler gelip geçmiştir” meâlindeki Al-i İmrân sûresinin 144. âyet-i kerîmesini okuyordu. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı ve yine aynı âyet-i kerîmeyi okudu. Bu hâliyle kendini Peygamberimize siper yapan Mus’ab bin Umeyr’in üzerine hücum eden İbn-i Kâmia, vücûduna bir mızrak sapladı ve Mus’ab bin Umeyr yere yıkılıp şehit oldu.
Mus’ab bin Umeyr zırh giydiği zaman, Peygamberimize benzediği için müşrikler onu şehit edince Peygamberimizi öldürdüklerini zannetmişlerdi.
Hazret-i Mus’ab şehit olunca; onun sûretinde bir melek, sancağı aldı. Mus’ab’ın şehit düştüğünden Resûlullahın henüz haberi olmamıştı.“İleri ey Mus’ab ileri!” diye sesleniyordu. Bunun üzerine bayrağı elinde tutan melek, geri dönüp Resûlullah efendimize; “Ben Mus’ab değilim” diye cevap verince, Resûlullah sancağı elinde tutanın melek olduğunu anladı. Bundan sonra Peygamberimiz sancağı Hazret-i Ali’ye verdi.
Resûlullah efendimiz, Mus’ab bin Umeyr’i şehit olmuş görünce, başı ucuna dikilerek Ahzâb sûresinden:
“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadâkat gösterdiler. Onlardan bâzıları şehit oluncaya kadar çarpışacağına dâir yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehit olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü aslâ değiştirmediler”meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu ve sonra şöyle buyurdu:
– Allah’ın Resûlü de şâhittir ki, siz kıyâmet günü Allah’ın huzûrunda şehit olarak haşrolunacaksınız.
Selâm vereceklerdir
Daha sonra yanındakilere dönüp;
– Bunları ziyâret ediniz. Kendilerine selâm veriniz. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, kim bunlara bu dünyâda selâm verirse, kıyâmette bu aziz şehitler kendilerine mukâbil selâm vereceklerdir, buyurdu.
Daha sonra Mus’ab bin Umeyr’e kefen olarak bir şey bulunamamıştı. Mekke’nin en zengin iki ailesinden birinin çocuğu olan Mus’ab bin Umeyr’in örtünecek kefeni yoktu. Vücûdu kaftanı ile ve ayak tarafı da otlarla örtülmek sûretiyle defnedildi.
Habbâb bin Eret der ki:
Mus’ab bin Umeyr, Uhud’da şehit edilince, kendisini saracak kısa bir hırkadan başka bir şey bulunamadı. Hırkayı baş tarafına çektik, ayakları açıldı. Ayaklarına çektik, baş tarafı açıldı. Resûlullah bize:
– Onu baş tarafına çekiniz! Ayaklarını otlarla kapatınız! buyurdu.

Hayatı[değiştir | kaynağı değiştir]

Muhammed'in insanları İslam'a davet ettiğini duyan Mus'ab bin Umeyr, İbn Erkam'ın evine gelerek İslam'ı kabul eder. Müslüman olduğunu duyan akrabaları onu hapseder. Müslümanların Habeşistan'a hicret edeceğini duyan Mus'ab, kaçarak hicret kervanına katılır ve Habeşistan'a gider.
Bir süre sonra Habeşistan'dan döndü. Medineliler'den bir grup İslam'ı kabul etti ve Muhammed'den kendilerine İslam'ı anlatacak öğreticiler talep etti. Bu görev Mus'ab bin Umeyr'e verildi. Medine'de Es'ad bin Zürare'nin evinde kalan Mus'ab bin Umeyr (r.a) birer ikişer gelen Medinelilere İslam'ın esaslarını öğretti. Medine'ye ilk hicret eden sahabi Mus'ab bin Umeyr'dir. Kendisine verilen bu görev dolayısıyla Mus'ab, İslam'da ilk öğretmen olarak kabul edilir. Medine'de ilk cuma namazı kıldıranın da' o olduğu rivayet edilir. [2]
Mus'ab bin Umeyr Bedir ve Uhud savaşlarına katıldı. Her ikisinde de İslam ordusunun bayraktarlığını yaptı.

Ölümü[değiştir | kaynağı değiştir]

Mekke müşriklerinden İbn-i Kâmia adında biri Muhammed'de saldırırken, Mus'ab bin Umeyr onun karşısına çıktı. Bu müşrik, bir kılıç darbesiyle Mus'ab bin Umeyr'in sağ kolunu kesti. Mus'ab bunun üzerine sancağı derhal sol eline aldı. İkinci bir darbe ile sol kolu da kesilince, sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı.Bu haliyle kendini Muhammed'e siper yapan Mus'ab bin Umeyr'in üzerine hücum eden İbn-i Kâmia, vücûduna bir mızrak sapladı. Musab bin Umeyr mızrağı çıkarıp yerine sancağı taktı, daha sonra yere yıkıldı şehit oldu.
Defni sırasında onu kefenleyecek örtü bulunamadı. Sahabelerden Habbab, bu olayı şu şekilde rivayet eder:
"Biz Muhammed'le birlikte Medine'ye yalnız Allah rızası için hicret ettik. Artık mükâfatını Allah'tan bekleriz. Arkadaşlarımız arasında bu nimetlerden tatmadan âhirete gidenler vardır ki Mus'ab bin Umeyr bunlardan biridir. O Uhud günü şehid olmuştu da kendisini saracak bir kefen dahi bulamamıştık. Yalnız şehidin bir kaftanını bulmuş ve bu aziz şehidi ona sarmaya çalışmıştık. Ancak başını örterken ayakları açılıyor, ayaklarını kapatırken de başı açığa çıkıyordu. Bu yoksulluk karşısında, Muhammed bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhîr denilen kokulu ottan koymamızı emretti".[3]


    Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

    Türbe, Sivas Devlet Hastanesinin (eski SSK Hastanesinin) batı duvarına yakın bahçesi içinde ve Selim Ağa Camii karşısındadır. Halk arasında “Mum Baba Türbesi” olarak da adlandırılmıştır.
     “Bun Baba Türbesi dıştan dışa takriben 3.60 x3.50 m ebadında dikdörtgen bir plan üzerine0.50 m kalıklıkta moloz taş duvarla inşa edilmiş ve üzeri betonarme bir beşik çatı ile örtülmüş, küçük bir binadır. Eskilerin ifadesine göre kulübe şeklindeki bu bina mahalleli tarafından 10 sene kadar önce yapılmıştır. Evvelce bunun yerinde Selçuklu kümbetleri tarzında bir türbe mevcutmuş. Türbenin içi beyaz kireç harçla sıvanmış olup duvarları dıştan derzlenmiş, beton çatısı ile çimento şap ile sıvanmıştır.
    Türbeye güneydoğu köşesindeki küçük bir kapıdan girilir. Bu cephede ve doğu cephesinde birer küçük penceresi vardır. Türbe içinde, üzeri yine çimento ile sıvanmış alçak bir sanduka mevcuttur. Sandukanın baş ve ayakuçlarında (üzerindeki tezyinattan anlaşıldığına göre XIII-XIV. Yüzyıla ait olan) iki kıymetli mezar şahidesi bulunmaktadır. Ayrıca ayak şahidesinin yanında başka bir eski mezara ait olan, diğer kıymetli bir şahide taşı daha durmaktadır. Bu taşların üzeri ziyaretçilerin yaktığı mumların eriyen parafinleri ile kısmen kaplanmış olup yine ziyaretçilerin niyet için yapıştırdıkları küçük taşları havidir. Temizlendiği takdirde okunabilecek sağlamlıkta bulunan bu üç mezar taşının korunması gereklidir. Türbenin zemini toprak olup üzerine çeşitli hayvan postları serilmiştir.” (Hikmet Denizli,Sivas Tarihi ve Anıtları, Sivas 1998, s. 125–126.)
    “Mum Baba’nın asıl ismi Abdulkerim, babasının ismi ise Hacı Ahmet Efendidir. Babası ile birlikte horasandan göç edip Bitlis’e geldiği ve şeyhi Telli Baba’nın isteği üzerine İsmail Hakkı hazretlerinden ilim tahsil etmek için Erzurum’a gitmiştir. Erzurum’dan sonra Sivas’a, Şems-i Sivasî’nin yanına gelmiştir. Sivas’ta Halvetî tarikatına intisab etmiş ve hayatını mum yapıp satarak kazandığı için kendisine “Mum Baba” denilmiştir” (İbrahim, Yasak, Sivas Yatırları ve Abdulvehhab Gazi Hazretleri, Sivas 2004, s. 77.)
    YAPILAN ONARIMLAR:
    1952 yılında eski türbe yıkılarak şimdiki haliyle yeniden yapılmıştır.



    TEŞEKKÜRLER İRTİBAT NUMARAMIZ 0545 260 79 30
    PAYPAL İLE ÖDEME TÜM KARTLAR GEÇERLİDİR

    DESTEK İSTEMEMİZİN NEDENİ
    BU İŞLER İÇİN GEREKLİ DOMAİN ALAN ADI
    RESİM VİDEO EFEKT  ÜCRETLİ  PROFESYONEL  PROGRAMLAR

    REKLAM GELİRLERİ
    İSLAMİ YOLDA PROGRAM ALIMI VEYA
    KURAN KURSLARI YURT YARDIMLARINDA
    KULANILACAKTIR. MAKBUZLAR YAYINLANACAKTIR
    TEŞEKKÜRLER... HAKYOLU DERNEĞİ...



    PAYPAL LİNK TIKLAYIP ÖDEME PLANINIZI YAPIN..

    https://www.paypal.com/tr/cgi-bin/webscr?cmd=_flow&SESSION=5Tdnqd2RAPkpmfp35sSP_I4CWFEjr4esYTc-R1hiYqhnM3jIr6gEQJIKKr4&dispatch=5885d80a13c0db1f8e263663d3faee8d0b9dcb01a9b6dc564e45f62871326a5e


    Bir kadın öğretmen Allah yok diye iddia ediyor. Kendi bilgisine de çok güveniyor. Bu kadın öğretmene diyorlar ki: “Bir Bilâl Hoca var. Karşısında kimse konuşamıyor. Eğer onu da susturursan senin tahsilli olduğunu biliriz,” diyorlar. Öğretmen Bilâl Babamın yanına kadar geliyor: - Ben seninle imtihan olmaya geldim. Ben Allah yok diyorum, sen var diyorsun. Ben sana Allah'ın yokluğunu isbata çalışacağım. Sen bana Allah'ın varlığını isbata çalışacaksın. Yalnız âyet, hadîs, kitap okumayacaksın. Gözle görülen elle tutulan şeylerle birbirimizi iknaya çalışacağız. Sen kazanırsan ben söz veriyorum, senin tarikatına girip namaza başlayacağım. Ben kazanırsam, sen tarikatı terk edip sakalını kestireceksin. Ben Allah'ın yokluğunu ispat edeceğim. Sen ise bana Allah'ın varlığını isbat edeceksin. Hangimiz kazanırsak diğeri ona tabii olacak. Bilâl Babam: - Olur, diyor. Öğretmen soruyor: - Gözle görmediğin, el ile tutmadığın, kokusunu almadığın, değmediğin, dokunmadığın bir şeyin varlığını ne ile tasdik edersin? Allah'ı gözü ile gören var mı? Yok. Eli ile tutan var mı? Yok. Kokusunu alan var mı? Yok. Kendisine dokunan (değen) var mı? Yok. Sen diyorsun ki, şu odanın içinde bir şey var. Ben diyorum ki, yok. Sen var diyorsun. Ben sana diyorum ki, gözünle gördün mü? Elinle tuttun mu? Kokusunu aldın mı? Dokundun mu? Hiç birisi yok. Öyleyse bu odanın içerisinde hiç bir şey yok. Aynı onun gibi, Allah'ı gören, konuşan, kokusunu alan, dokunan yok. Demek ki, odanın içinde bir şeyler olmadığı gibi Allah var dediğinizde yine aynıdır, diyor. Bilâl Babam cevap veriyor: - Seninle ikimiz düz bir ovada gittiğimizi farzedelim. Yolumuzun üzerinde bu ev büyüklüğünde bir taş dört ile beş metre kadar yerden yüksekte (havada) dönüyor. Ne yaparsın? Öğretmen: - Araştırırım! Nasıl, ne şekil döndüğünü, kim tarafından, hangi kuvvetle dönderildiğini araştırırım, diyor. Babam diyor ki: - Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünya da dönüyor. Bunların her birisini bir taş kabul edelim. Allah'u Teâlâ yoksa, bunlar kim tarafından nasıl döndürülüyor. Araştır bana haber ver. Öğretmen sükût ediyor. Babam da bir âdet vardı ki, itiraz edecek adamın yapacağı itiraz aklına gelmezse ona hatırlatırdı. Babam cebinden cep saatini çıkartıyor, orta yere koyuyor: - Senin için bir çıkar yol var. Sen diyeceksin ki, şu saat nasıl kendi kendine dönüyorsa, ay, güneş, yıldızlar ve dünya da bu saatin her bir parçası gibi kendi kendine kurulmuş, dönüyor. Saatin döndüğü gibi dönüyor diyeceksin. Başka çıkar yol yok. Öğretmen: - Tamam öyle, bu saat gibi kurulmuş, kendi kendine dönüyor. Babam diyor ki: - Bu saatin zembeleği, yelkovanı, saat, dakika, saniye sayan ibreleri, içinin dişlileri bir fabrikadan, bir usta elinden geçmezse, bu saati yerli yerince takan bir insan ustası olmazsa, bu saat kendi kendine yapılır, kendi kendine takılır, kendi kendine çalışır mı? deyince, öğretmen yine sükût ediyor. Babam: - Saat kendi kendine yapılmaz. Kendi kendine takılmaz, çalışmaz. Bu Dünya, ay, güneş ve yıldızlar da nasıl kendi kendine yapılır nasıl kendi kendine döner? Babam üçüncü soruyu soruyor: - Her şeyin bir istinatgâhı var mı? Dayandığı bir yer var mı? Kuvvet aldığı bir yer var mı? Öğretmen: - Evet, diyor. Bilâl Babam: - Meselâ bir ağaç kökünden kuvvet alıyor. Ağaç kökünden kuvvet almazsa, ağaç çürür ve yıkılır. Bir evin temeli, onun istinatgâhıdır. Temel çürükse ev yıkılır. Evi tutan durduran temeldir. Bunun gibi her şeyin bir kuvvet aldığı yer vardır. İnsana yaşama gücü veren zahirde, görünürde yemek yemek, hava almak, su içmek, bunlar azalırsa hasta olur. Kesilirse ölür. İnsanın zahirde istinatgâhı da budur. Şimdi sana soruyorum. Ay, güneş, yıldızlar ve bu dünyanın istinatgâhı dayandığı kuvvet aldığı yer nedir, neresidir, kimdir? Öğretmen yine sükût ediyor. Bilâl Babam: - Allah'tır de, Allah'tır de korkma, Allah'tır de! Öğretmen: - Evet haklısın, diyor. Babam diyor ki: - Öyle ise bir saat evvelki verdiğin sözü yerine getirmen lâzım. Sen hem tarikata gireceksin, hem namazını kılacaksın. Öğretmen: - Ben ancak sana verdiğim söz kadar yerine getiririm. Ben sana namaz kılarım, dedim. Ama saçımı örterim, uzun kollu giyerim, dudağımı boyamam demedim, diyor. (Çünkü o zaman kendisi öğretmen mevsimlik şapka giyiyordu. Maksadı beni bu vaziyette kabul et, diyecek. Babam bu vaziyette olmaz diyecek. O da ben sana sadece verdiğim söz kadar yerine getiririm diyecekti.) Babam: - Sen namazını evinde kıl, başına döşek (yatak) çarşafı gibi bir şey ört, üzerine uzun sabahlık gibi bir şey giy. Bizim kadınların cuma hatimlerine devam et. Çarşıya nasıl çıkarsan çık, diyor. Aynı öğretmen bir ay kadar sonra Babamın yanına geldi. Başı örtülü idi. Babam: - Sen başını örtmeyecektin, neden örttün, de

    Şah-ı Bilvanis Hayatı Şahı Bilvanisi Şeyh Sultan Seyyid Fevzeddin el-Hüseyni (K.S.A) Şahı Bilvanisi Şeyh Sultan Seyyid Fevzeddin el-Hüseyni (K.S.A) hazretleri Seyyid Muhammed Raşid Erol'un (k.s.) büyük ogludur.1957 Siirt doğumludur ,suan 52 yasindadir. 1971 senesinde Ailece göç ederek Adıyaman'ın Kahta ilçesinin Menzil köyüne yerleşirler. Seyyid Fevzeddin Erol (k.s.),Sultan hz nin tavsiyesi ile 1983- 2003 arasında Ankara'da ikamet etmiştir. 2001 ile 2002 yılları arasında, Eskişehir Sivrihasar'ın Bilvanis köyüne (yeniism BUHARA)yerleşmişlerdir. İlim tahsilini dedesi Gavs Hz ve Babasi Sultan Hz. ve bazi dogu alimlerinin yaninda yapmıştır. İlim icazetini, Şeyh Seyda Molla Yahya el-abbasi (ks) den almıştır . Mürşitleri ise dedesi Gavs ( Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni ) Hz. Babasi Sultan ( Muhammed raşid ) Hz. amcasi Abdulbaki (Gavs-ı sani ) hz. ve son olarakta Sultan Hz. nin dayisi olan Seyda Molla Abdulbaki ( Şah-ı Urfa ) Hz. dir. Babasi Seyyid Muhammed Rasid (K.S.A.) hazretlerinin isaretiyle Şahi Urfa (K.S.A.) hz. lerine intisab etmistir, daha evvel Menzil de hizmet etmekteydi.2003 yilinda Şah-i Urfa Seyyid Abdulbaki el-Bilvanisi (K.S.A) hazretlerinden icazetini almistir . Dedesi Gavs-i Kasrevi Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (K.S.A.) hz. leri onun hakkinda daha küçükken etrafindakilere söyle buyurmus " Fevzeddin'e dikkat edin ilerde büyüklerden olacaktir".Seyyid Fevzeddin'in (K.S.A.) 9 tane çocugu olmustur fakat Lütfiye adinda bir kizi ve M.Enes adindaki ogullari da küçük yasta rahmetli oldular. Diger çocuklari ise Zemzem, Hayrullah, Bedrullah, Zümrete, Nurulayn, Sefanur ve en küçükleri M.Emin'dir. Allah (C.C) hepsine uzun ve hayirli ömürler nasip eylesin..

    Kadiri Tarikatı Doğuşu Tasavvuf tarihinde Abdulkadir-i Geylani'den önceki döneminde bir şeyhin görüşlerini ve manevi otoritesini kabul edip onun etrafında toplanan sufi cemaatleri oluşmuş, sufilerin şeyhlerle ve birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen kurallar belirlenmiş , isimlerine mahsus rıbat ve hankahlar yapılmışsa da bütün bunlar şeyhin yaşadığı gönem ve bölgeyle sınırlı kalmış, süreklilik , yaygınlık ve kurumsal bir nitelik kazanmamıştır. Tasavvuf tarihi kaynaklarında bu devirde oluşan sufi grupları Kassariyye, Hakimiye, Cüneydiyye, Bayezidiyye, Hareviyye gibi adlarla anılmaktadır. Sürekli yaygın ve kurumsal niteliğe sahip ilk tasavvufi oluşumlar XII. yy da ortaya çıkmıştır. Bunlardan Ahmet Yesevi'ye nisbet edilen Yeseviyye daha çok Orta Asya'da ve Türkler arasında, Ahmet er-Rifai'ye nisbet edilen Rifaiyye Ortadoğu'da ve Araplar arasında, Abdulkadir-i Geylani'ye nisbet edilen Kadiriyye ise Irak başta olmak üzere İslam dünyası'nın hemen her tarafında yayılmıştır. 470 (1077) de Gilan'da doğan Abdulkadir-i Geylani, dini öğrenimini Bağdat'da gördü. Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbas vasıtasıyla tasavvufa yöneldi. 521 (1127) de ders okutup talebe yetiştirmeye başladı. Müderris olması ve vaiz olması görüşlerinin yayılmasında etkili olmuştur. Kadiriliğin bu kadar yaygın olmasının sebeplerinden biri de Abdulkadir-i Geylani'nin çok sayıda çocuğunun ve torununun olmasıdır. Ailece atalarının ilmine ve manevi mirasına sahip çıkıp yaymışlardır. Kurucusunun ölümünden Moğolların Bağdatı işgal ettiği 1258 yılına kadar kuruluş dönemini tamamlayan ve daha bu dönemde kollara ayrılmaya başlayan Kadiriyye, bu olayın ardından aile mensuplarının şehri terkedip İslam dünyasının çeşitli bölgelerine göç etmesiyle büyük gelişme göstermiş ve birçok kola ayrılmıştır. Kaynaklarda Kadiriyye kolu olarak tanıtılan tarikatler 46 tanedir. Anadolu'da Kadirilik[/b][/font] Kâdirilik; Eşrefoğlu Rumî tarafından Anadolu'ya geldiği bilinsede; bilâkis; Seyyid Abdulkâdir Geylânî [KS]'nin 79 hâlifesinden olan Seyyid Muhammed el-Kâdirî tarafından gelmiştir. Seyyid Muhammed Efendi; XII. yy'da Bağdad'da iken; Moğollar'ın istilâsından kaçarak Kayseri'ye kaçmış ve irşâdını orda sürdürmüştür. Seyyid Muhammed Hâlife'nin; kurduğu bu şûbe'de "Muhammedîyye" olarak isim kazanmıştır. Daha sonra Kayseri'de; Omuz-ıu Güçlü gibi şeyhler yetişmiştir. Muhammedîler; Kayserî, İstanbul, Ankara gibi illerde hâlâ etkindir.. Anadoluya XV. yy da Hacı Bayram-ı Veli'nin müridi iken onun emriyle Hama'ya gidip Abdulkadir-i Geylani'nin soyundan Hüseyin el-Hamevi'den hilafet alan Eşrefoğlu Rumi getirmiştir. Kadiriye'nin Eşrefiyye kolunun piri olan Eşrefoğlu Rumi'nin kurduğu tarikat geniş bir alana yayılmayıp İznik-Bursa çevresiyle sınırlı kalmıştır. Kadiriyye XVII.yy da tarikatın Rumiyye kolunun kurucusu İsmail Rumi'nin faaliyetleri sonucu başta İstanbul olmak üzre Anadolu ve Balkanlarda yaygınlık kazanmıştır. İsmail Rumi'nin Tophanede kurduğu Tekke diğer bölgelerde açılan Kadiri tekkelerinin merkezidir. Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadoluda kurulduğu XVIII.yy dan beri yaygın olan Kadiriyye, Abdulkadir-i Geylani soyundan gelen Berzenci ve Sadat-ı Nehri gibi Suriye'li ve Kuzey Irak'lı şeyh aileleri tarafından temsil edilmiştir. Aynı bölgeden olup tarikatın Halisiyye kolunu kuran Ziyaeddin Abdurrahman Halis et-Talibani'nin Sivas'a gönderdiği halifesi Mur-i Ali Baba (Mor Ali Baba) ve diğer halifeleri vasıtasıyla Halisiyye Anadolu'da ve İstanbul'da yayılmıştır. Silsile Kâdirîye icâzet-nâmelerinde tarikatın silsilesinin Hz. Ali'ye iki şekilde ulaştığı görülmektedir. 'Abd el-Kâdir-i Geylânî ve Ebû Saîd el-Muharrimî'den başlayıp M'arûf-ı Kerhî'ye kadar her iki silsiledeki isimler müşterektir. M'arûf-ı Kerhî'den geriye doğru silsile İmâm Ali er-Rızâ ve diğer Ehl-i Beyt İmâmlarıyla ve Davud et-Tâî, Habib el-Acemî Hasan-ı Basrî yoluyla Hz. Ali'ye ulaşır. Bu silsilelerden ilkine "silsile-i zeheb", ikincisine "silsile-i müzehheb" denir. Tarikatın Öğretisi Tarikatın öğretisi Abdulkadir Geylani'nin "el-Gunye Li't-Talibî Tariki'l-Hak, Fütühu'l-Ğayb ve el Fethu'r-Rabbani adlı eserlerindeki görüşlere dayanmaktadır. Abdulkadir Geylani vasiyetinde oğluna söyledikleri bu eserlerin özeti olması bakımından önemlidir. Oğluna dinin emir ve yasaklarına titizlikle uymasını, takva sahibi olmasını ögütledikden sonra tarikatının Kitap ve Sünnet üzerine kurulduğunu; gönül huzuru cömertlik, bol sadaka verme, her türlü zorluğa katlanma, ihvanın sıkıntılarına yardımcı olmanın tarikatın esasları olduğunu söyler. Daha sonra tasavvufun sekiz özelliği olduğunu belirterek bunları sehe, rıza, sabır, işaret, gurbet, yünlü giymek, seyahat ve fakr olarak sıralar ve bunların herbirinin bir peygambere ait özellikler olduğunu belirtir. Kadiriyye'nin beş temel kuralı vardır: Himmeti yüceltmek, Haramdan sakınmak, Hizmeti güzelleştirmek, Azmi arttırmak, Nimete saygı göstermek. Himettini yükseltenin derecesi yükselir. Haramdan sakınanı Allâh korur. Hizmeti güzelleştirenin keramet sahibi olması gerekir. Azmini artıranın hidayeti sürekli olur. Nimete saygı gösteren ona şükreder, şükredenin de nimeti artar. Başka bir kaynakta ise, Abdulkadir Geylani nefislerini olgunlaştırmak isteyenlerin uyması gereken 10 kuralı şöyle açıklar: Yalandan kaçınmak. Sözünde durmamaktan kaçınmak, Kendine zulmedilse de insanlara beddua etmekten sakınmak, Ehl-i den bir kimseyi şirk, küfür ve nifak ile asla suçlamamak, Kalpten veya dıştan günah işlememek, haramdan korunmak ve bütün uzuvları günahtan alıkoymak, Az ve çok kendine lazım olan yiyeceği insanlara yüklemekten kaçınmak, İnsanlara tama etmeyip, insanların elinde bulunan şeyin onlarda olmasını istememek, Alçak gönüllü olmak, İster doğru ister yalan, ister kasten ister yanlışlıkla Allâh ü Teala'ya and vermemek. Seyr-ü Sülük Kadiriyye tarikatında seyr-ü sülük bütün tarikatkarda olduğu gibi Allâh 'ın yedi isminin (esma-i seb'a) zikredilmesiyle gerçekleştirilir. Lâ İlahe İllallah, Allâh , Hû, Hayy, Vahid, Âziz, Vedüd isimlerine usul esması; Hak, Kahhar, Kayyum, Vehhab, Müheymin isimlerine für-ü esması denir. Usul isimlerinden her biri nefsin yedi mertebesinden (Emmare, Levvame, Mülhime, Mütmainne, Raziye, Marziyye, Kamile) birine karşılık olarak belli sayıda zikredilir. Nefsin her mertebesinin ismi (zikri), seyri, alemi, mahalli, hali, varidi ve nuru vardır. Mesela nefs-i emmare mertebesindeki bir salikin zikri kelime-i tevhid, seyri illallah, alemi şahadet, mahalli sadr, hali meyil, varidi şeriat, nuru mavi; nefsi levvamedeki salikin zikri Allâh , seyri illallah, alemi berzah, mahalli kalp, hali muhabbet, varidi tarikat, nuru sarıdır. Salik ancak bir mürşidin gözetiminde bir mertebedeki seyrini tamamlayıp onun izniyle diğer mertebeye geçebilir. İstidat ve kabiliyetine göre bütün mertebeleri aşıp nefs-i kamile makamına ulaşabilir veya belli bir mertebeyi aşamayıp orda kalabilir. Lâ İlahe İllallah, Allâh , Hû, Hak, Hayy, Kayyum ve Kahhar isimlerine de makamet esması denir. Bu isimlerde nefis mertebelerinden herbirine karşılık gelir. Salik hangi mertebede ise o mertebeye ait ismi iki rek'at namaz kıldıkdan sonra belli sayıda zikreder. Emmarenin ismi olan kelime-i tevhid 70.000, levvamenin iami Allâh 60.000, mülhimrnin ismi hü 50.000, mutmainnenin ismi hak 40.000, raziye ismi hay 30.000, marziyyenin ismi kayyüm 20.000, kamilenin ismi kahhar 10.000 adet zikredilir. Bazı Kadiri meşayihi dervişlerine makamet esmasını usul esması olarak verir ve usul esması sayısınca zikredilir. Halvet Mısır'da, Türkiye'de ve Hindistan'da yayınlanmış, Abdulkadir Geylani'nin tavsiyesi üzerine yazılmış olması muhtemel risalelerde, halvete çekilmek isteyen kişinin gündüz oruç tutmaya, gece de uyumayıp ibadet etmeye devam ettiği kayıtlıdır. Halvet 40 gün sürer. Eğer inzivaya çekilen kişiye bir hayal görünürde: "Ben Allâh 'ım" derse, o kişinin "Hayır, bilakis sen Allâh 'tasın" diye cevap vermesi gerek. Eğer bu bir yanılmaysa kaybolacaktır; kaybolmazda olduğu yerde durursa bu hakiki bir tecellidir. 40 gün içinde yiyeceğin derece derece azaltılması ve son 3 gün içinde tamamen kesilmesi lazımdır. Sonra yavaş yavaş alışılmış yemek usulüne dönülebilir. Kadiriyye'de Zikir Zikir kollara göre farklılık gösterir. Türkiye'deki yaygın kolları Rumiyye ve Eşrefiyye'deki uygulama genel olarak şöyledir: Dervişler hilal şeklinde halka oluşturur. Zikre oturularak (kuudi) başlanır. Şeyhin fatiha okumasından sonra salavat getirilir ve Abdulkadir Geylani'nin Kibrit-i Ahmer adlı evradı özel bestesiyle okunur, ardından kelime-i tevhid ve ism-i celal zikrine başlanır. Bu sırada zakirler ilahiler okur. Kuudi zikir bir zakirin aşr-ı şerif okumasıyla tamamlanır. Ardından ayakta (kıyami) zikre geçilir. Kıyami zikre toplu olarak, "Cem olmuş dervişleri pirim Abdulkadir'in " sözleriyle başlayan ilahinin okunmasıyla girilir. "Hayyü'l-Kayyüm, Allâh " esmalarıyla ahenkli bir şekilde hareket edilip dönülerek (devran) devam edilir. Ritmik adımlarla zikir sağa döndürülür. Bu sırada zakirler tarafından ritme uygun ilahiler okunur. Zikir töreni bir zakirin okuduğu aşr-ı şerif ve şeyh efendinin duasıyla sona erer. Zikir sırasında kudüm, bendir, halile, nevbe gibi vurmalı sazlar da kullanılır. Semboller Türkiye deki Kadirilerinin alameti yeşil bir şerittir(rozet). Mürid adayı bir sene sonunda arkiya, yani çuha bir külah getirir; müritliğe kabul edildiği takdirde, şeyh bu külahın etrafına , ortasında mühr-i süleyman bulunan 18 dilimlik bir gül sarar. Bu külaha Kadirilier taç derler. Üzerinde tarikat sembollerinin işlendiği Kadiri tacının birkaç çeşidi vardır. Bunların en tanınmışı kubbe kısmı yüksek ve sivri olan ve Bağdat veya Celali müjganlısı denilen taçdır. Başa geçen lengerinde müjgan denen kürklü bir kuşak bulunur. Rumiyye koluna ait olan taç beyaza yakın çuhadan yapılmış olup sekiz terklidir. Tepe kısmında besmeledeki 19 harfi temsil eden 19 tığlı ve esma-i seb'ayı temsil eden yedi renkli Kadiri gülü bulunur. Beyaz abadan yapılan Eşrefi tacı 7 terklidir. Sufiler Buluşması Kadiriler'in yılda toplam 19 usul buluşması var. Bunlardan biri de Mirace dir. Hz. Muhammet'in Miraç gecesi semaya çıkıp Hakla buluşmasını simgeler. 1800 lerin sonlarında Şeyh Galip Efendi'nin Kutbi Nai Osman Dedeye yazdırdığı Miraciye Sultan II. Abdulhamid'e sunulmuş ve çok beğenilmiş. Miraç kandili haftasını takip eden günlerde icra edilmesi kaydıyla okunmasına izin verilmiş. Miraciye, 1950'den itibaren Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün izni ve gözetiminde okunmak şartıyla resmiyet kazandı. Resmen izinli bu gelenek günümüzde de sürmektedir. Adet üzere sufiler buluşması herkese açıktır. Her meşrepten insan dergaha gelebilir. Genelde Mevlevî, Rıfaî, Halvetî, Nakşibendî ve Kadiriler katılır. Sufiler buluşmasında; Cümle kapısından desturla girilip sağ ayakla eşik aşılır, desturla birlikte sol ayakla dergahdan çıkılır. Makam Şeyhi geldiğinde cümle kapısında buhurdanlıkla karşılanır, giderken buhurdanlıkla teşri edilir(uğurlanır). Zira Cenab-ı Hakk, peygamberi böyle karşılayıp uğurlamıştır. Dergahta buluşan Sufiler, tekkenin üst kısmından okunan ezanla birlikte namaza durur. Ardından 'lokma' denen beş çeşit yemek yenir. Lokma bitince yatsı namazı kılınır ve Miraciye okunmaya başlanır. İlgili bahir(bölüm) gelince bir tabakda üç ayrı baradkta süt, şeker ve şerbet ikram edilir. Çünkü Allâh , peygamberi böyle karşılamıştır. Süt ilim ve temizliği; şerbet tatlı, mutlu hayatı; şeker ise hayatı renklendiren şeyleri simgeler. Sonra Kadiri Sancağı önünde ve Abdülkadir Geylani'yi simgeleyen Baazü'l Eşheb (koruyucu şahin) simgesinin altında zikrullah başlar. Mevlevi semazeni, Şeyhinin huzurunda zikrullahın içinde bir zikir çıkartır. Kıyama kalkıldığında makam şeyhi mevcut en kıdemli diğer tarikat şeyhine "eyvallah" diyerek deveran meydanını gösterir. Şeyh tempoya uyarak meydan zikrini sürdürür. Bir müddet sonra eller göğüste boyun kırıp zikrin seyrini makam şeyhine devreder. Kıyam'da deveran usuldür. Zikrin içindedir, bayram ve kandil haftalarında yapılır. Daha sonra bütün yarenler elele tutuşup halka halinde döner. Ruh birliği ve dayanışmayı simgeler bu. Usul kırk dakika bir saat sürebilir, sonra dua edilip, çay içilir. İşi olan gider, kalanlar sohbet eder. 1 Himmet : Çalışma, emek, gayret. 2 Varid : Olabileceği akla gelen. 3 Sadr : Göğüs, sine. 4 Meşayih : Şeyh 5 Evrad : Müslümanlarca belirli zamanlarda okunması âdet olan dualar ve Kur'an ayetleri. 6 Müştemilat : Eklentiler.

    1 Ağustos 2015 Cumartesi

    Nihat Hatipoğlu Radyo Sohbetleri Affet #1

    Karınca ile Hz.Süleymanın Hikayesi....
    Bir gün Süleyman Peygamber bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar.
    Karınca da,
    -”Bir buğday tanesi yerim” diye cevap verir.
    Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
    Bunun üzerine Hz. Süleyman karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
    Karınca da:
    -”Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım” diye cevap verdi.

    Sadece 2 Peygamber'e indirilen tılsımlı ayet!

    Kur'an'da öyle bir kelime var ki sadece iki peygambere nasip olmuştu. Bu mucizevi kelimeyi Peygamberimiz de tasdik etmişti. İşte o anahtar kelime ve Peygamber diliyle dua:

    04 Nisan 2012 Çarşamba 15:18
    Sadece 2 Peygamber'e indirilen tılsımlı ayet!

      İlgili Galeriler

    Dr. Kerim Buladı, duanın mucizevi ikliminin kapılarını araladığı Duanız Olmasaydı isimli eserinde Kur'an- Kerim'in ve peygamberlerin diliyle dua etmenin inceliklerini aktarıyor.
    Eserde, Kur’ân ve hadislerde mü’minlere örnek olarak öğretilen duaları bulacaksınız. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in ve Kur’ân’da isimleri zikredilen Peygamberlerin diliyle dua etmenin hazzını ve güzelliğini yaşayacaksınız.
    Mesnûn dualarla yalvarmanın ve yakarmanın bereketini hissedeceksiniz. “Duanız olmasa Allah size ne diye değer versin!” gerçeğini tekrar hatırlama imkânı bulacaksınız.
    Peygamberler hangi cümlelerle dua ederdi?
    “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhîrette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.” “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin.” “…Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kusurlarımızı ört. Canımızı iyilerle beraber al.” “Rabbimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize vaat ettiklerini ver. Kıyamet gününde bizi rezil etme Şüphesiz sen, vadinden dönmezsin.” “…Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al.” “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecek olanları namazı dosdoğru kılanlardan kıl. Ey Rabbimiz! Duamı kabul eyle.” “Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, anamı-babamı ve inananları bağışla.” “Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve çocuklar bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl!” “…Sen bizim dostumuzsun. Bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” “Ey Rabbimiz! Bizi, bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma. Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyensin, çok merhametlisin.”
    “Allah’ım! Senden beni hidayet yolunda sabit kılmanı, sana karşı saygılı olmamı, iffetli yaşamayı, beni başkalarına muhtaç bırakmayacak zenginlik vermeni istiyorum.” “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dinin (İslam) üzere sabit kıl.” “Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlıktan sana sığınırım. Allah’ım! Kabir azabından, hayatın ve ölümün fitnelerinden sana sığınırım.” “Allah’ım! Cehennem azabından sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Mesih Deccal’in fitnesine uğramaktan sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnelerine karşı sana sığınırım.” “Allah’ım! Beni bağışla. Bana merhamet et. Beni hidayet yolu üzerinden ayırma. Bana afiyet ver. Beni rızıklandır.” “Allah’ım! Senden faydalı ilim, helal rızık ve makbul amel istiyorum.” “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, korkunla titremeyen kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” “Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum. Beni göz açıp yumuncaya kadar da olsa nefsimle baş başa bırakma. Bütün işlerimi düzelt. Senden başka hiçbir ilah yoktur.” “Allah’ım! Seni zikretmem, Sana şükretmem ve Sana layıkıyla ibadet etmem hususunda bana yardım et.”
    Sadece iki peygambere nasip olan anahtar kelime 'Besmele'nin sırrı
    Kur’ân-ı Kerim’de iki türlü besmele vardır. Birisi, sûre başlarında yazılan ve sûreden bağımsız olarak bulunan besmele, diğeri Neml Sûresi’nin 30. âyetindeki besmeledir. Neml Sûresi’ndeki besmelenin, bu sûrenin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur’ân âyeti olduğunda şüphe yoktur. Bu durum, açık tevâtür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir.[1]
    Süleyman (a.s), Yemen’de Sebe’ denilen bir kavmin kraliçesine yazdığı mektubuna “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” başlamıştır.[2] Besmele, Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın indirdiği âyetlerdendir. Süleyman (a.s) dan sonra özellikle bu ümmete has kılınan bir sözdür.[3] Hz. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: Davud oğlu Süleyman (a.s.) ve benden başka hiçbir peygambere indirilmeyen bir âyet bana indirildi. Bu âyet “Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm”dir.[4]
    Sunacağımız şu hadisler, besmelenin önemini, Müslüman’ın işlerine nasıl başlaması gerektiğini güzel bir şekilde izah etmektedir.
    كُلُّ كَلَامٍ أَوْ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَا يُفْتَحُ بِذِكْرِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فَهُوَ أَبْتَرُ أَوْ قَالَ أَقْطَعُ
    “Allah azze ve cellenin zikri (besmele) ile başlanmayan her söz ya da önemli iş sonuçsuz kalır.”[5] “Besmele her kitabın anahtarıdır.”[6]
    Besmele ile ilgili âyetler ve hadislerde açıklanan gerçeklerin ışığı altında Müslümanlar, meşrû olan bütün işlerine besmele ile başlamaktadırlar. Zira işlere Allah adıyla başlamak güzel bir davranıştır.
    İslam kültürü, bir kimsenin her işe Allah adı ile başlamasını gerekli kılar. Eğer bu bilinçli bir şekilde ve samimiyetle yapılırsa şu üç güzel sonucu doğuracaktır. Birincisi, bu, kişiyi kötülükten uzak tutacaktır. Çünkü Allah ismi, onu, kötü bir niyet ve yanlış bir davranıştan alıkoyarak bu konuda düşünmesini sağlayacaktır. İkincisi, kişi meşrû bir işe başlarken Allah’ın adını anarsa, onun her hareketi tabiatıyla Allah’ın rızasına uygun olacaktır. Üçüncüsü, o kişi, Allah’ın yardım ve nimetleriyle karşılaşacak ve şeytanın aldatmalarından korunacaktır. Çünkü kim Allah’a yönelirse Allah da ona yönelir.[7]
    Besmelede geçen “Allah” gerçek ilâhın özel ismidir. Kur’ân, bize bu en yüce ve en büyük Zatı, eksiksiz sıfatları ve güzel isimleriyle tanıtmakta, bizim ve bütün kâinatın O’na olan ilgi ve alakasın bildirmektedir. Kâinatı ve bütün varlıkları yaratan, devamlarını ve olgunlaşmalarını temin eden yüce ismin sahibi “Allah” tır. “Allah” yüce ismi, Allah’ın zatına delalet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir. Allah, hakkiyle tapılacak olan yüce Zatın ismidir.[8]
    Besmelede en önemli husus, Allah’ın ismini okumak ve onu, girişilecek işten önce zikretmektir. Bu öne alma, yardımın yalnızca Allah’tan isteneceğini belirtmekte ve manayı yalnızca O’na ait kılmak içindir. Çünkü bilindiği gibi her millet, en önemli işine, büyüklüğüne inandığı bir isimle başlar. Arap müşrikleri de sözlerine veya işlerine “Lâtın ismi ile”, “Uzzânın ismi ile” şeklinde putlardan birinin ismi ile başlarlardı. İnsanlar arasındaki alış veriş ve diğer işlerde, özellikle açılış törenlerinde ve özel programlarda “filancanın adına, filanın şerefine” gibi bunun değişik örneklerini görürüz. İşte besmelede de fiilin (yapılacak işi ifade eden fiilin) cümlenin sonuna bırakılarak Allah’ın isminin öne alınması, bütün bunları reddetmek ve başlamayı yalnız Allah’ın ismine tahsis etmek içindir. Besmele, “Ne kendim ve ne başkası yani, akla gelebilen hiçbir isim ile değil, ancak yüce Allah’ın ismi ile şu işime başlarım, başlıyorum” demektir.[9]
    Yapılan bu izah, dikkate şayandır. Müslüman, yapacağı bütün işlere, her çeşit faaliyetlere, programlara öncelikle Allah’ın adıyla yani, besmele ile başlamalıdır. Müslüman, vereceği konferansta, yapacağı hitapta, katılacağı toplantıda, panelde, sempozyumda, kültürel ve sosyal etkinliklerin tümünde, özel ve tüzel merasimlerde hep besmeleyi öne geçirmeli, besmeleyi başlangıç yapmalı, besmeleyi baştacı kılmalıdır. Çünkü besmele Allah’a saygının, Allah’a sevginin ve Allah’a itaatin bir ifadesidir.
    Bir Müslüman besmele ile “şu işe başlıyorum” derken “ben bu işi kendim için değil, Allah adına, O’nun emri ile ve ancak O’nun için yapıyorum demiş olur.
    Her işe Allah’ın adıyla başlanması, İslam’ın âdabındandır. Bu gerçek, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk olarak indirilen, Yaratan Rabbinin adıyla oku”[10] âyetinde Allah Teâlâ tarafından bildirilmiş ve Hz. Muhammed (a.s) a talim edilmiştir. Bu edep düsturu, İslam dininin en önemli temel düşüncesini özetler. Bu temel prensip, O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O her şeyi bilendir”[11] âyetidir.
    Allah ilktir, her şeyden öncedir, başlangıcı yoktur, varlıkları O yaratmıştır. Sondur, varlıkların yok oluşundan sonra da O bakidir. Zâhirdir, varlığı bir çok delille gün gibi açıktır. Bâtındır, zâtının hakikati duyular ve akıllarla idrak edilemez.[12]
    Her varlık, varlığının sırrını Allah’tan alır. Her şeye, her varlığa hayat veren O’dur. Her şey O’nun iradesi ile başlar ve son bulur. Her başlangıç, her hareket, her yöneliş O’nun dilemesiyle ve takdiriyle meydana gelir. Bu açıdan, her şeye O’nun ismi ile başlamak, her meşrû işi O’nun adını anarak yapmak, Müslüman’ın temel hedefi ve gayesidir.
    ..........................................
    ŞEYTANI SİNEK GİBİ YAPAN TILSIMLI İFADE
    Besmele ile Allah yüceltilmekte, O’na tazim ve saygı ifade edilmektedir. Diğer taraftan Allah Teâlâ’nın rahmetinden kovduğu ve mü’minlerin düşmanı olan şeytanı kahretme, küçültme ve aşağılama vardır. Ebû Müleyh (r.a.) bir adamın şöyle söylediğini anlatır. “Resûlüllâh (s.a.v.)’ın terkisine binmiştim. Resûlüllah’ın hayvanının ayağı tökezledi. Bunun üzerine ben, ‘Şeytan helak olsun, mahvolsun’ dedim. Resûlüllah hemen banaŞeytan helak olsun deme. Çünkü sen böyle söylediğin zaman o büyüklenir. Hatta kendisini bir ev gibi görür ve şöyle der: ‘kuvvetimle bunu yaptım (başardım).’ Fakat sen, “Bismillah” de. Zira sen böyle söylediğinde o küçülür. Hatta bir sinek gibi olur.”[13]
    Bu hadis-i şeriften de anlıyoruz ki, besmeleyi okuyan kimse, bu hareketi ile Allah’ın şanını yüceltmekte ve şeytanı ise kahretmektedir. Çünkü Şeytan, Allah’ın anıldığı yerde duramaz, vesvesesinde başarılı olamaz. Allah Teâlâ’nın mü’minlere rahmet ve merhametle davranmasını hazmedemez ve bu konuda aşırı derecede kıskançtır. Kendisi Allah’ın rahmetinden kovulduğu için, Mü’minin Allah’ın rahmetine ve esirgemesine sığınmasına, Allah’a dayanmasına ve O’na tevekkül etmesine dayanamaz.
    Böyle kutsal bir cümleyi, Müslüman’ın hiç dilinden düşürmemesi ve bütün meşrû işlerini onun kılavuzluğunda yapması gerekir. O’nun adını, her şeyden önce söylemenin, hatırlamanın yolu, besmeleyi gönüllere nakşetmekten geçer. Gönüllere nakşedilen besmele sayesinde Müslüman, her an Allah’ı anar ve O’ndan hiçbir şekilde gafil olmaz. Müslüman, gaflet uykusundan ancak besmelenin bereketi ve ilhamı ile uyanır. Besmele, Mü’minin dünya ve âhiret saadetini elde etmek, Yüce Yaratıcısının rızasını kazanmak için yaptığı samimi bir duası, naz ve niyazıdır.

    kaynak:haber7

    Bismillahirrahmânirrahıym.El hamdü lillâhi rabbil âlemiyn. Er rahmânir rahıym. Mâliki yevmid dîn. Iyyâke na'büdü ve iyyâke nesteıyn. İhdinas sırâtal müstekıym. Sırâtallezîne en'amte aleyhim. Ğayril mağdûbi aleyhim, velad dâlliyn.

    Manası: Hamd olsun alemlerin Rabbi, Rahman, Rahıym, Din gününün (tek) sahibi ve mutasarrıfı Allah'a. Yalnız Zât-ı Ecelli Ala'na kulluk, ibadet ederiz. Yalnız Sen'den yardım isteriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil.


    Sırları:
    Bir kimsenin dünyavı veya uhravı bir muradı olduğu vakit akşam namzını
    kıldıktan sonra yerinden kalmaadan.Fatiha-i Şerife'yi (40) defa okursa muradı
    mutalaka meydana gelir.(ezkerec.3,sh.99

    Bir kimse ardı ardına dört defa "El hamdülillahi rabbil alemın."derse
    Beşinci olarak Allah tarfından görevlendirilmiş bir 
    Melek şöyle karşılık verir:"Ey filanca! Şuanda Rabbin dileğini beklemektedir.
    Nediliyorsan derhal O'ndan isre."

    Bir hadisi şerifte Allah'ın Resulü (s.a.v) şöyle  buyurmaktadır:
    "Bir kimse evine gelince önce Fatiha Suresi'ni da sonra İhlas suresi'ni
    Okursa ,Allah ü teala o evden fazkirliği giderir,yerine huzur be bereket ihsan eder."

    Fatiha Şerif'in Fazileti yüzlerce sır ve
    şifre taşıyan faziletli surelerden birisidir.
    Asıl sırlar ve şifreler kul ile Allah arasında
    mevcuttur.Peygamberimiz (s.a.v) bir
    hadiste bu önemli gerçeği şöyle anlatıyor:

    "Allahu Teâlâ buyurdu ki: "Ben namaz suresi
    olan Fatiha'yı kendimle kulum arasında yarı
     yarıya paylaştırdım. Yarısı Benim,yarısı da
    kuluma aittir. Bu vesile ile kulum bütün istediklerine
     kavuşacaktı"r.

    Kul, 'Elhamdü lillahi Rabbi'l-âlemîyn'
     (Hamd, A'lemlerin Rab'bi olan Allah'a aittir)
    dediği zaman, Allah, 'Kulum Bana hamdetti'
    buyurur. Kul, 'Er-Rahmâni'r-Rahîym'
     (O Rahman'dır, Rahîm'dir) dediği zaman,
    Allah(c.c), 'Kulum beni methetti' buyurur.

    Kul, 'Mâliki yevmiddîyn' (Din Gününün
     Sahibidir dediği zaman,Allah, 'Kulum
    Beni tazim etti, işlerini  Bana havâle etti'
    buyurur.

    Kul, 'İyyâke nâbüdü ve iyyâkenestaîn'
    (Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden
    yardımisteriz) dediği zaman, Allah, 'İşte
    bu kulumla kendi aramdadır ve kulumun
    dilediği de onundur' buyurur.

    Kul, 'İhdine's-sırâta'l-müstekıym
    Sırâtallezîne en'âmte aleyhim Gayri'l-mağdûbi
     aleyhim ve leddâllîyn' (Bizi doğru yola ilet.
    Kendilerine nimetler verdiğin kullarının
    yoluna ilet. Gazabına uğramış yahutsapmış
    olanların yoluna değil) dediği zaman,
    Allah, 'İşte bu kulumundur ve kulumun
    istediği de onun hakkıdır' buyurur."
    ***
    Kur'ân'ın en faziletli suresi Fatiha olduğu
    gibi, en faziletli âyeti de yine Fatiha'nın bir
    âyetidir.Fatiha, sevabı bakımından
    İhlâs Suresi gibi Kur'ân'ın üçte birine
    denk geliyor:İbn Abbas'ın rivâyetine
    göre Râ'su'lullah (s.a.v) bu hususu şöyle
     dile getirmiştir:

    "Fatiha sevap bakımından Kur'ân'ın
     üçte birine denktir."Bir işe başlarken
    "Bismillâh" denmesi gerektiği gibi,
    Fatiha okunması da tavsiye ediliyor.
    Ebû Hüreyre'nin rivâyetine göre
    Ra'su'lullah (s.av.) şöyle buyurmuştur:
    "Hayırlı bir iş El-hamdü lillâh
    ile başlamazsa sonu kısıktır,
    bereketsizdir."

    ***
    Fatiha'yı okuduktan sonra "Ve leddâllîyn"
    deyince hemen arkasından"A'miyn"
    demek sünnettir. "A'miyn"in önemini
    ve Allah katındaki yerini Peygamberimiz'den
     (s.a.v) öğreniyoruz.
    "A'miyn, mü'min kullarının diliyle
     Rabbu'l âlemin'in mührüdür."

    Fatiha muhtevası ve manası,
    zenginliği ve içinde barındırdığı
     derinlik itibarıyla da bambaşka
    bir güzelliğe sahiptir.

    İmâm Buhârî'nin rivâyetine göre,
    Hasan Basrî bu konuda şöyle diyor:

    "Allah bütün semavî kitapların
    ilmini Kur'ân'da; Kur'ân'da mevcut
    olan ilimleri de Fatiha Suresi'nde
    toplamıştır. Fatiha'nın tefsirini
    öğrenen bütün semavî kitapların
     tefsirini öğrenmiş gibi olur."

    ***
    Fatiha maddi ve manevi
    her derde deva, her hastalığa
    şifa ve her sıkıntıya ilaçtır.
    Abdülmelik bin Umeyr'in
    rivayet ettiği bir hadiste
    Peygamberimiz (a.s.m.)
    bu hakikati şu sözleriyle
    dile getirmiştir.

    "Fatiha Suresi her derde devâdır."
    "Fatiha bütün dertlere karşı şifâdır."
    "Fatiha Suresi, zehirden kurtulmak
    için bir şifâdır."Fatiha nazara, göz
    değmesine karşı da bir şifâ kaynağıdır.
    İmran bin Husayn'ın rivayetine göre
    Ra'su'lullâh (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:
    "Fatiha'yı ve Ayete'l-Kürsi'yi bir kul okursa,
    o gün ona ins'ân ve cin nazarı değmez." 





    Fazileti:Resulü Ekrem (s.a.v.) bu sure-i celile hakkında:"Fatiha-i Şerife terazinin bir kefesine, Kur'an-ı Kerim diğer bir kefesine konsa, Fatiha-i Şerife yedi misli ağır gelirdi.""Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Sure-i Fatiha'nın misli gibi bir sure, ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne Zebur'da ve ne Kur'an'da inmemiştir.""Yatağa girince, Fatiha ve İhlas suresini okursan, ölümden başka bütün serler ve kötülüklerden korunmuş olursun.""Cenabı Ecelli Alâ bir kavim için hak ettikleri azabı onlara göndereceği anda, onların sabilerinden bir çocuk mektepte "El hamdü lillâhi rabbil âlemiyn" suresini okuyunca Allah Teala onlardan kırk yıl azabı kaldırdı.""Fatiha-i Şerifeyi okumak insanı Cenab-ı Ecelli Ala'nın gazabından muhafaza eder.""Fatiha-i Şerife ölümden başka her şeye şifadır."* "Sana Kur'ân'ın en faziletli olan suresini haber vereyim mi?""Haber ver, yâ Resulellâh." dedim. Resulü Ekrem:"El hamdü lillâhi rabbil âlemiyn, diye okudu."* "Evinde Fatiha ve Ayet'el Kürsi'yi okuyan kimseye o gün içinde şeytan ve cinninin hiç bir zararı dokunmaz."* "Şeytan dört defa acı, acı bağırmıştır: Lanet olunduğu vakit, cennetten çıkarıldığı vakit, Muhammed (a.s.) gönderildiği vakit, Fatiha Suresi indirildiği vakit.""Cenabı Ecelli Alâ kuluna bir şey ihsan ettiği vakit o kul "El hamdü lillâh" derse, o nimetin şükrünü eda etmiş olur. İkinci defa, "El hamdü lillâh" derse, Allah Teala onun sevabını yeniler. Üçüncü defa "El hamdü lillâh" derse, bütün küçük günahları affedilir."* Muhyiddin-i Arabi Hazretleri Fatiha-i Şerife'nin esrarı hakkında:"Mühim bir ihtiyacı olan kimse Fatiha-i Şerife'yi akşam namazının farzından sonra kırk defa okusun ve Cenab-ı Ecelli Alâ'dan ne muradı varsa istesin, muhakkak muradı hasıl olacaktır. Biz tecrübe ettik, sahih olduğunu müşahede ettik." buyurmuşlardır.* Fatiha-i Şerife şifa niyeti ile yedi defa okunursa tesirini gösterir.Resulü Ekrem:"Her kim yatarken evvela Fatiha'yı, ondan sonra İhlas'ı okur da yatarsa, o gece ölümden başka her şeyden emin olur." buyurmuşlardır.* Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyuruyor:"Bir kimse evine gelince önce Fatiha Suresini, daha sonra İhlas Suresini okursa, Allah Teala o evden fakirliği giderir, yerine huzur ve bereket ihsan eder." 

    Yorum Yaz Şifalı Dualar Yukarı..

    --------------------------------------------------------------------------------

    FATİHA-İ ŞERİFE'NİN BAZI SIRLARI

    * Fatiha-i Şerife'yi yatarken okuyan kimse ölümden başka her türlü kötülüklerden korunur.* Kırk defa yazılarak suda silinerek içilir, hastanın yüzü ve elleri de aynı su ile silinirse, bi iznillah şifa bulur.* Tehlike anlarında (10)'ar defa okunur.* Cuma günü yazılarak taşınırsa cinlerin şerrinden korunur.* Bu sure yazılır, yağmur suyu ile silinerek içilirse, kalb çarpıntısından ve korkudan şifaya kavuşur.* Kim Fatiha Suresi'ni "İyyâke nesteıyn"e kadar, Sure-i İhlas'ı sonuna kadar okuduktan sonra "Allâhümmecma' beynî ve beyne hâcetî kemâ cema'te beyne esmâike ve sıfâtike yâ zel celâli vel ikram" duasını üç kere okursa, Allah'ın izni ile dileği yerine gelir ve bu kişinin duası da makbuldür.* Farz namazlardan sonra her gün Fatiha-i Şerife'yi (18) defa, yatsı namazından sonra ise (28) defa okuyanın rızkı çoğalır.* Temiz bir tabağa yazılır. Yazı, gül suyu ile silinir, kulağa damlatılırsa kulak ağrısına şifadır.* İki rekatlık namazın her rekatında yedişer Fatiha, üçer İhlâs okuyarak namaz kılan kimsenin dileği bi iznillah hasıl olur. 


    Yorum Yaz Şifalı Dualar Yukarı..

    --------------------------------------------------------------------------------

    FAZİLETİ ÇOK YÜCE AYETİ KERİMELER


    Bismillâhirrahmânirrahıym.El hamdü lillâhi rabbil âlemiyn. Er rahmânir rahıym. Mâliki yevmid diyn. İyyâke na'büdü ve iyyâke nesteıyn. İhdinas sırâtal müstekıym. Sırâtallezîne en'amte aleyhim ğayril mağdûbi aleyhim, velad dâlliyn. Allâhü lâ ilahe illâ hüvel hayyül kayyûm. Lâ te'huzühû sinetün ve lâ nevm. Lehû mâ fıs semâvâti ve mâ fil ard. Men zellezî yeşfeu mdehû illâ bi iznih. Ya'lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm. Ve lâ yuhıytûne bi şey'in min ılmihî illâ bi mâ şâe vesia kürsiyyühüs semâvâti vel ard, ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azıym. Şehidallâhü ennehû lâ ilahe illâ hüve vel melâiketü ve ülül ilmi kaimen bil kist, lâ ilahe illâ hüvel aziyzül hakiym. Kulillâhümme mâlikel mülki tü'til mülke men teşâü ve tenziul mülke mimmen teşâü ve tuızzü men teşâü ve tüzillü men teşâü bi yedi kel hayr, inneke alâ külli şey'in kadiyr. Tûlicül leyle fin nehâri ve tûlicün nehâra fil leyli ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayyi ve terzuku men teşâü bi gayri hısâb.

    Resulü Ekrem bu ayeti kerimelerin faziletini şöyle anlatıyorlar:"Bu ayeti kerimeler nazil oldukları vakit Allah Teala ile aralarında hiç bir perde bulunmaksızın Arşı İlahiyyeye yapışarak: "Ya Rab, bizi dünyaya ve sana asi olanlara indiriyorsun." dediler. Allah Teala buyurdu ki:"Ahdim olsun, sizi her namazın arkasından okuyan kimsenin kusurlarına bakmayarak makamını cennet kılarım. Onu hatiyratül kuds'te iskan ederim. Her gün kendisine yetmiş defa nazar edeceğim. Ve onun yetmiş tane hacetini yerine getiririm. Onların en küçüğü ise mağfirettir. Onu bütün düşmanlarından muhafaza edip hasedcilerin şerrinden koruyacağım."