Sayfamıza Hoş geldiniz

Reklamlara Tıklayarak Destek Olabilirsiniz Sitemizi Geliştiriyoruz

DAVAMIZ İSLAM

Her kim ki bir niyetin olmasını dilese elinin şehadet parmağını başının üzerine koysun. 1 kere okur ise Hak için; eğer nazar için okursa 7 kere; sihir iptali için okursa 11 kere okusun. Eğer büyü için okursa 21 kere okusun. Bir müşkilatı olup da bu formülle kendisini hiçbir ****ya müracaat etmeden kendi kendisine bu formülü uygulayarak bozmuş olur. Ayeti Celile sudur: Enam Suresi, ayet 13: Bismillahirrahmanirrahim,Ve lehu mâ sekene fîl leyli ven nehâri,ve huves semîul alîm
------------------------------
Arapçada bakış anlamına gelen nazarın birçok kişi üzerinde farklı etkileri olmaktadır. Eğer sizde nazara inanıyorsanız uygulayabileceğiniz bazı yöntemlerle nazardan korunabilirsiniz. Nazar yok etmek için her kültürün farklı yöntemleri bulunmaktadır. Ülkemizdeki en yaygın yöntem ise nazar boncuğu takmaktır. Eğer takmış olduğunuz nazar boncuğu kırılırsa bu birisinin nazarının size değdiği ve boncuk sayesinde nazardan korunduğunuz anlamına gelmektedir. Nazar boncuğu dışında nazar duaları okumak ve bu duaların yazılı olduğu cevşenleri takmakta nazardan korunmakiçin sıklıkla başvurulan yöntemler arasındadır. Sık sık nazardan şüpheleniyorsanız boynunuzda sürekli olarak sizi yabancı kişilerin kötü bakışlarından ve enerjisinden koruyacak olan cevşen kullanabilirsiniz.
Nazar yok etmek için evinizin duvarına at nalı asabilir ve nazar değdiğini düşünüyorsanız ateşe tuz atarak nazarın kötü etkilerini üzerinizden uzaklaştırabilirsiniz. Son derece yaygın olan uygulamalardan birisi de kurşun döktürmektir. Nazarın kötü etkilerini uzaklaştırdığı düşünülen kurşun dökme geleneği ülkemizde birçok şehirde tercih edilmekte ve uzun bir süre boyunca kurşun dökülen kişileri nazardan korumaktadır. Nazar duası okunarak nazarın kötü etkileri yok edilirken eğer dua okuyan kişi sürekli olarak esnerse nazar değdiğine kesin olarak inanılmaktadır.
Nazar yok etmek için koruma özelliği bulunan bitkileri bir arada mavi bir kese içerisinde toplayarak ve bu kesenin ağzını beyaz bir kurdele ile bağlayarak evinizin kapı girişine asabilirsiniz. Bu kese sayesinde kötü enerjileri evinizden uzak tutabilirsiniz.

Nazardan korunmak içi okunacak dualar;

Kehf Suresin’den şu ayet okunmalıdır.
“Ve lev iz dehalte cenneteke kulte mâ şâellâhü lâ kuvvete illâ billâh.”
“Kendi bağına girdiğin zaman,Mâ şâellâhu (Allah’ın dediği olur) kuvvet ve kudret ancak Allah’a mahsustur,deseydin ya!”
Fatiha,Ayetü’l-Kürsi,İhlâs,Felâk ve Nâs Surelerini çok okuyun.
Şu dualar okunmalıdır.
“Euzü bi kelimâtillahit tâmmâti min şerri mâ halak.” (Yarattığı şeylerin şerrinde ,Allah(cc)’ın tam olan kelimelerine sığınıyorum.)
“Euzü bi kelimâtillâhit tâmmâti min külli şaytânin ve hâmmetin ve min külli aynin lâmmeh.” “Bütün şeytanlarda,zararlı hayvanlardan ve bütün kem gözlerden,Allah(cc)’ın tam olan kelimelerine sığınıyorum.”
“Euzü bi kelmâtillâhit tâmmâtilleti lâ yücâvizühünne berrun ve lâ fâcirun min şerri mâ haleka ve berae ve zerâe ve min şerri ma yenzilü mines semâi ve min şerri mâ ya’rucü fihâ ve min şerri mâ zerae fil erdi ve min şerri mâ yahrucü minhâ ve min şerri fitnetil leyli ven nehâri ve min şerri külli târikın illâ târıkın yatruku bi hayrin yâ rahmân.”
” Hiç bir iyinin ve kötünün yapamadığı ve Allah(cc)’ın ayaratıp meydana getirdiği şeylerin şerrinde.Gökten inenlerin ve yerde çıkanların şerrinden.Gecenin ve gündüzün fitnelerinin şerrinden.İyilik için kapı çala

Nazar Değmesine Karşı Yapılması Gerekenler


İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.

Peygamber efendimizin zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı. Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-ı Hak da Resulullahı bunun nazarından korumuştur. Bu hususta Kalem suresinin (Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı)mealindeki 51. âyeti inmiştir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nazar haktır.) [Müslim]

(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İbni Adiy]

(İnsanların yarısı nazardan ölür.) 
[Taberani]

(Nazar neredeyse kaderi geçecekti. Nazardan Allahü teâlâya sığının.)[Deylemi]

(Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi.) [Müslim]

İnsanın kendi kendine nazarı değer

Kendisine nazar değen kimse, aşağıda bildirilen duaların birini veya tamamını okumalıdır.
1- Fatiha, Âyet-el kürsi ve dört kul [Kâfirun, İhlas, Felak, Nas sureleri] yedişer defa okunup hastaya üflenirse, büyü, nazar ve her dert için iyi gelir. Tuza okunup, suda eritilerek içmek de olur. Bir hadis-i şerifte de, (Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez) buyuruldu. (Deylemi)

2-
 Bir hadis-i şerifte, (Sabah akşam, 'Bismillâhillezi lâ yedurru measmihi şeyün fil Erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemi'ul alim' okuyan, büyü ve nazardan korunur) buyuruldu. (İbni Mace)

3-
 Âyet-el-kürsi, Fatiha, iki Kul euzü ve Kalem suresinin sonunu okumak çok iyi gelir. (Medaric)

4- 
Peygamber efendimiz, iki Kul euzüyü okuyup buyurdu ki:
(Bu iki sure ile [belalardan, nazardan] korunun! Hiç kimse, bu iki sure ile korunduğu gibi, başka şeyle korunamaz.) [Ebu Davud]

(Euzü bi-kelimatillahittammati min şerri külli şeytanin ve hammatin ve min şerri külli aynin lammetin) tavizini, sabah akşam 3 defa okunup kendine veya hastaya üflenirse, nazardan, cin, şeytan ve hayvanların zararından korur. (Mevahib)

6- 
Peygamber efendimiz nazar için (Allahümme barik fihi ve la tedarruhü)okurdu. (İbni Sünni)

7-
 Nazarı değen kimse veya herkes, beğendiği bir şeyi görünce Mâşâallahdemeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez. Hadis-i şerifte, (Hoşa giden bir şeyi görünce, 'Mâşâallah la kuvvete illa billah' denirse o şeye nazar değemez) buyurdu. (Beyheki, İbni Sünni)

Ukbe-tübni Amir radıyallahü anh anlatır:
Resulullah efendimiz, (Kendisine Allah'ın nimet verdiği kimse, bu nimetin devamını isterse çok 'La havle vela kuvvete illa billah' desin) buyurdu. Sonra 'Bahçene girdiğin zaman mâşâallah la kuvvete illa billah demeliydin değil mi?' [mealindeki] Kehf suresinin 39. âyetini okudu. (Taberani)

Bir hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
(Kendisine Allahü teâlânın rızık verdiği kimse, çok 'Elhamdülillah' desin. Rızkı azalan da çok 'İstiğfar' etsin. Bir şey de kendisine üzüntü, sıkıntı verirse 'la havle vela kuvvete illa billah' desin.) [Beyheki, Hatib]

8-
 Nazardan korunmak için âyât-i hırz denilen âyetleri okumalı ve üzerinde taşımalıdır.

Abdest alıp, 7 istiğfar ve 11 salevat okuyup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okumalı, işaretli yerlerde, hasta üzerine üfürmeli, şifa buluncaya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her defa okuduktan sonra, bir Fatiha okuyarak sevabı, Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buhari, Ahmed Rıfai ve imam-ı Rabbani hazretlerinin ruhuna hediye edilmelidir. Silsile-i aliyyeyi okuyup ruhlarına hediye edilmesi daha etkili olur. Âyât-i hırzı yanında taşıyan kimse, nazar değmesinden korunduğu gibi, sihirden, büyüden, cin ile ilgili hastalıklardan da korunur. Her ne muradı varsa hasıl olur.

9-
 İbni Âbidin hazretleri (Tarlaya kemik, korkuluk, hayvan kafası koymalı. Bir kadın, ürününe nazar değmemesi için ne yapacağını sorunca, Resulullah,(Tarlaya hayvan kafası as) buyurur. Bakan kimse, önce bunu görüp tarladaki ürünü sonra görür) buyuruyor. (Redd-ül-muhtar)

10-
 Tivele, temime ve efsun caiz değildir. Manasız veya küfre sebep olan rukyeyi okumaya Efsun denir. Nazarı bizzat önlediğine inanılan nazarlıklara Temime denir. Şirinlik muskası denilen rukyelere Tivele denir. Rukye, okuyup üflemek veya üzerinde taşımak demektir. Rukye, âyet ve hadis ile bildirilen dualarla yapılırsa taviz denir. Taviz ise caizdir. Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur'an-ı kerimdir) buyuruldu (İbni Mace)

11- 
İmam-ı Rabbani hazretleri, talebeleri ile, uzak bir yere giderken, gece, bir handa kaldılar. (Bu gece bir bela zuhur edecektir. [Besmele ile] Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihi şey'ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî'ul alîm) duasını üç defa okuyun) buyurdu. Gece büyük yangın oldu. Her odada eşyalar yandı. Duayı okuyanlara bir şey olmadı. Dert, bela, fitne, hastalık, nazar, sihir ve zalimlerin şerrinden korunmak için, sabah akşam, imam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğini hatırlayarak, 3 defa okumalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bismillâhillezî lâ yedurru me'asmihi şey'ün fil erdı ve lâ fissemâi ve hüves-semî'ul alîm) duasını sabah 3 kere okuyana, akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace]

Dünya'ya islami ahlakı yaymak her müminin öncelikli halidir..
Fotoğraf: DERVİŞİN 24 SAATİ NASIL OLMALIDIR?

Derviş sürekli abdestli dolaşmalıdır, zira "Abdest müminin silahıdır." Derviş kendisini her an adım adım takip eden apaçık düşmanlarının (şeytan ve nefs) varlığında onlara karşı gafil olmamalı ve silahsız (abdestsiz) dolaşmamalıdır. Bunu kendisinde tabiat (huy) haline getirmelidir. Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve selem- buyuruyor ki "Benim ümmetim Kıyamet gününde (bedenlerindeki) abdest asarından dolayı yüzü nurlular, elleri, ayakları segililer diye (mevkıf-i hesaba veya mizan başına) çağrılacaklardır” buyurmuştur.

Başka bir hadisi şeriflerinde Efendimiz (sav) “Abdestli olarak ölen, ölüm acısı çekmez. Çünkü abdest imanlı olmanın alâmetidir. Namazın anahtarı, bedenin günahlardan temizleyicisidir.

Müslüman abdest alınca günahları kulağından, gözünden, elinden ve ayağından çıkar. Oturunca mağfiret olunmuş olarak oturur.
Amellerin en hayırlısı namazdır. Abdeste devam edenler, ancak müminlerdir. Mümin gündüz abdestli olmalı, gece de abdestli yatmalıdır. Böyle yapınca, Allah-u Teâlâ'nın korumasında olur. Abdestli iken yiyip içenin karnındaki yemek ve su Allah’ı zikreder. Karnında kaldıkları müddetçe, onun için istiğfar ederler. Abdestli dolaşmak bu kadar önemlidir kardeşlerim.

İkincisi derviş seherde uyanık olur sabah namazını kılar arkasından Allah’ı zikreder, güneş doğduktan kırk beş dakika sonra işrak namazını kılar. Peygamber Efendimiz; Her kim ki, cemaatle sabah namazını kılar, (namazdan) sonra güneş doğuncaya kadar (cemaatle veya tek olarak) Zikrullah yapar, bundan sonra da iki rekât namaz kılarsa; onun için tam bir hac ve umre sevabı vardır. Tam bir hac ve umre sevabı vardır. Tam bir hac ve umre sevabı vardır. (Tirmizi) buyurmuşlardır, işte derviş bunu da yapar.
Daha sonra işine veya okuluna gitmek için evden çıkar, dışarı çıktığında dünya kelamı etmeden derhal yedi Ayet-el Kürsi okur. Birincide sağ tarafına, ikincide ön tarafına, üçüncüde sol tarafına, dördüncüde arka tarafına, beşincide göğe, altıncıda yere üfürülecek, yedinciyi de okur içine çeker. Daha sonra besmele ile işine koyulur. Allah’tan hayırlı helal rızık temennisi ile işine başlar. Dili daima Allah’ı zikreder. Güler yüzlü, tatlı dilli olur. İnsanları incitmez, hatalarını aramaz ayıplarını örtücü olur.

Vakti var ise sabah saat 9.30-10.00 gibi dört rekât duha namazı kılar. Peygamberimiz (sav); “Duha namazına ancak evvab (kendini Allah’a adayan) kişi devam eder” (Taberani) buyurmuştur.
Öğle namazının son iki rekât sünnetini dört rekât olarak kılar. Çünkü öğle ve yatsı namazının son sünnetlerini iki rekâttan dört rekâta tamamlamak müstehaptır.

“Kim öğleden önce dört öğleden sonrada dört rekât namaza devam ederse Allah (cc) muhakkak onu ateşe haram kılar.”(sünen ashabı)
Akşam namazından sonra altı rekât evvabin namazına devam eder
“Kim akşam namazından sonra altı rekât namaz kılarsa denizköpüğü kadar olsa bile günahları bağışlanır.” (Taberani)
Yatsı namazının son iki rekât sünnetini dört rekât olarak kılar. Zira yatsı namazının son iki rekâtını dörde tamamlamak müstehaptır. (sünen ashabı)

“Öğlenin farzından önce kılınan dört rekât, yatsının farzından sonra kılınan dört rekât namaz gibidir. Yatsıdan sonra kılınan dört rekât namaz, Kadir gecesinde kılınan dört rekât namaz sevabına eşittir.” (Taberani)

Derviş gece yatmadan önce iki rekât namaz kılar ve daha sonra Peygamber (sav) Efendimizin sünnet-i seniyyesi üzere yatağına yatmadan şu duaları okur:

Üç defa Kevser suresini, üç defa İhlâs-ı Şerife’yi, üç defa Felak suresini, üç defa Nas suresini, bir defa Fatiha-i Şerife’yi, bir defa da Ayet-el Kürsi’yi okur; vücudunu mesh eder. Otuz üç defa Subhanallah, otuz üç defa Elhamdülillah, otuz dört defa Allah-ü Ekber, deyip sağ tarafına döner, ayaklarını toplar ve Allah’ı zikrederek yatar. Derviş geceleyin kalkarak Teheccüd namazını eda eder. Teheccüd namazının ardından sabah namazına kadar Zikrullah ile meşgul olur.
“Gece namazı kılmalısınız. Çünkü bu sizden önceki salihlerin âdetidir. Zira gece namazı kişiyi Allah’a yaklaştırır, günahlardan alıkor. Kötülüklere kefarettir. Bedenden hastalıkları giderir.” (Tirmizi) buyurmuştur.
Derviş farzları yerine getirdikten sonra nafileler yoluyla Allah’a yakınlık yoluna girer “...onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli... Olurum.” deniliyor. Evet, bu ifadeler bir manada müteşâbih olsa da, hadiste nafileler yoluyla daha derince bir yakınlığa ulaşmanın mümkün olduğu vurgulanıyor.
Bu husus, nafilelerin “cebrenlinnoksan” (eksikleri kapama, yarayı sarma) vazifesi görmeleri itibariyledir. Yani farzlarda eksiği kusuru olan insan; nafilelerle onu telafi ettiği için, farzlarla arzulanan netice, nafilelerle elde ediliyor. Öyleyse, ana atkılar yine farzlardır. Nafileler ise; onların üzerindeki dantelâ gibi işlenmiş nakışlar...
Bunun haricinde derviş sıkıntılı olduğunda Allah’a yönelmelidir. İki rekât namaz kılmalıdır. Sabır ve namaz bütün sıkıntıların ilacıdır. Kur'an-ı Kerim’de mealen buyruluyor ki:
“Ey iman edenler, Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyiniz. Allah-ü Teâlâ elbette sabredenlerle beraberdir.” (Bakara – 153)
Derviş bir camiye girdiği zaman da iki rekât Tahiyyet-ül Mescit namazı kılar.
Tahiyye, selam vermek anlamına gelir. Tahiyyet-ül Mescit’te; mescide selâm vermek demektir. Mescide ilk giren kimsenin, mescidin Rabb’ine selâm vermesi ve O'nu yüceltmek amacıyla iki rekât namaz kılması menduptur. Efendimiz (sav):
“Sizden her kim mescide girerse; iki rekât namaz kılmadan oturmasın.” (Buhari) buyurmuştur.

Derviş bir türbeyi ziyarete gittiğinde usulüne göre hareket eder; evliyanın türbesini ziyaret etmek için kabrin başına vardığı zaman sırasıyla:

Dergâh selamı verir. Arkasından; on bir İhlâs-ı Şerife, üç Felak suresi, üç Nas suresi, bir Fatiha suresi okunduktan sonra Peygamber (sav) Efendimizden itibaren silsile üzerinden bağışlama yapılır. Orada metfun bulunan evliyanın ruhuna da hediye edilir. Hediyesi verildikten sonra, derviş; orada yatan zat’a müntesip olduğu üstadının selamını söyleyip kendini tanıtır. Sonra destur alır, sırasıyla Tevhid-i Şerif, Lafza-i Celal, Hay ve Hu esmalarını okur. Daha sonra Kur’an-ı Kerim okuyup dua eder. Yapılan zikrin, okunan Kur’an'ın ve yapılan duanın sevabı dahi, yine Peygamber (sav) Efendimizden başlamak üzere silsile-i saadete hediye edilir. Ve dergâh selamı verilerek oradan çıkılır.
İşte bir dervişin günlük hayat içerisinde yapması gerekenler bu şekildedir. Şayet kişi bu reçeteye uyacak olur ise Allah’ın izniyle manen çok istifade eder.
Her farz namazdan sonra 14 defa Ya Vehhab okuruz. Bu üstadımıza verilen bir tesbihattır. O’da evlatlarına bunu uygulamaları için tavsiyede bulunmuştur. Vehhab (cc) ismi, çok verici, çok genişletici anlamındadır.

Birde farz namaz kılındıktan sonra 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdülillah,33 defa Allah-ü Ekber tesbihatına da muhakkak devam edin. Zira Peygamber Efendimiz “Kim, farz namazı bitirince, yerinden kalkmadan bir defa Ayet-el Kürsi'yi okuyup 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa Allah-ü Ekber derse, 99 olur. Bir defa da La İlahe İllallahu vahdehü la şerike leh lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve ala külli şeyin kadir, dese Hak Teâlâ o kişinin günahlarını affeder.” buyuruyor. Sahabenin fakir olanları:

Ya Rasulullah; zenginler derece ve nimet bakımından bizi geçtiler. Biz namaz kılıyoruz, onlar da kılıyorlar; biz oruç tutuyoruz, onlar da tutuyorlar; fakat onlar, zekât, sadaka veriyor, köle azat ediyor, biz edemiyoruz dedikleri zaman,

Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

Sizden üstün olanlara yetişebileceğiniz, sizden aşağı olanları geçebileceğiniz ve sizin yaptığınız gibi yapanlar hariç, sizden başka kimsenin üstün olamayacağı bir şey öğreteyim. Her namazın sonunda 33 defa Subhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 33 defa Allah-u Ekber, bir kere de “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerike leh lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir” söyleyin!

Fakirler, zenginler de bizim gibi tespih çekip, yine bizi geçiyorlar dediklerinde, Rasulullah Efendimiz buyurdu ki: Bu, Allah-ü Teâlâ’nın fazlıdır, dilediği kimselere verir. (Ebu Davud) buyuruyor.

Derviş günlük kıldığı beş vakit namazlardan sonra da; 166 Tevhid, 33 Ya Allah-u, 100 Ya Mü'min, 100 Ya Latif, 33 defa selamun gavlen Mirrabbirrahim okur.
Allah-ü Teâlâ bizleri söylediklerimizle sizleri de işittiklerinizle amel etmeyi nasip eylesin Allah-ü Teâlâ seveceği gibi eylesin…

Lamelif Dergisi (Mayıs 2008)

Fotoğraf: TASAVVUF'TA SORU CEVAP / Zikrullah’ın Telkin Edilmesi

Allah-ü Teâlâ Zülcelâl Hazretlerinin evliyaları, zikir telkini hususunu sahih senetlerle Fahr-i Âlem (sav) Efendimize ulaştırmaktadır. Peygamberimizin hem münferiden hem de cemaat halinde sahabe-i kirama kelime-i tevhid zikrini telkin ettiği rivayet olunur. Nitekim bunlardan birisi Şeddad bin Evs’den mervidir (rivayet olunmuştur): “Biz Rasulullah (sav)’in yanında bulunuyorduk. Nebi (sav): “İçinizde yabancı; yani ehl-i kitaptan kimse var mı?” diye sordu. Biz de: “Hayır Ya Rasulullah! ” dedik. Bunun üzerine kapıyı kilitlememizi emretti ve şöyle buyurdu; “Ellerinizi kaldırın ve ‘Lâ İlâhe İllallah’ deyin”. Biz de ellerimizi kaldırdık ve ‘La İlâhe İllallah’ dedik, sonra Rasulullah (sav) şöyle buyurdu: “Elhamdülillah. Allah’ım Sen, Beni bu kelime ile gönderdin, Bana bunu emrettin ve Bana bunun için Cennet vaat ettin. Sen vaadinden caymazsın.” Sonra da şöyle buyurdu: “Sevinin ki Allah Sizi bağışladı” (Taberani, İbn Hanbel).

Bu hadis-i şerif, zikrin Peygamberimiz (sav) tarafından cemaate telkinine örnektir. Bazı sahabelere münferiden vaki olan kelime-i tevhid zikrinin telkinine örnek olarak Hazreti Ali’den sahih senetle gelen şöyle bir rivayet vardır: Hazreti Ali, Peygamber (sav) Efendimize sordu: “Ya Rasulullah! Allah’a giden yolların en kısasını, insanlar için en kolay ve Hakk nezdinde en makbul olanını Bana öğretir misin?” Cenabı Peygamber (sav) buyurdu: “Benim ve Benden önceki peygamberlerin tebliğ ettiği en efdal zikir “Lâ İlâhe İllallah” kelime-i tevhididir. Şayet yedi kat semâ ile yedi kat yer bir kefeye, ‘Lâ İlâhe İllallah’ kelime-i tevhidi diğer kefeye konulacak olsa, kelime-i tevhid ağır basardı” (Muvatta’Kur’an, 32, Hacc, 246) Rasulullah (sav) bunlara ilâveten şöyle buyurdu: “Yeryüzünde, Allah Allah diyen bulunduğu sürece kıyamet kopmaz” (Müslim, İman, 234) Hazreti Ali (kvc) bunun üzerine: “Nasıl zikredeyim Ya Rasulullah?” diye sordu. Cenab-ı Peygamber (sav): “Gözlerini yum ve önce Benim üç kere söyleyeceğim şeyi dinle. Sonra Sen aynı şeyi üç kere tekrarla, Ben dinleyeyim”, buyurdu ve sesini yükselterek gözleri kapalı olduğu halde üç defa “Lâ İlâhe İllallah” dedi. Hazreti Ali de o esnada Efendimiz (sav)’i dinliyordu. Müteakiben Hazreti Ali yüksek sesle ve gözleri kapalı olduğu halde üç defa “Lâ İlâhe İllallah” dedi. Bu seferde Peygamber (sav) Efendimiz O’nu dinliyordu.

İşte bu suretle sufiyenin zikir usulü teşekkül etmiş ve tevhid zikri sıhhat kazanmıştır. Böylece sufiler masivadan tecerrüd (Allah’tan gayrı her şeyden kendilerini tecrid) ederek; eşyanın, kalplerine olan vehm-i tesirini iskat (hükümsüz bırakmaları) ile sağlam inançları sayesinde bütün her şeyi müessir-i hakiki olan Allah (cc)’a havale etmişler ve istikamet yoluna koyulmuşlardır. Bütün bunlar, onların marifetini kemale erdirerek tarikatlarını yüceltmiştir. Siz de Hakk’a olan muamelelerinizi onlar gibi yapın ki dervişlerle münasebet kurmuş olasınız. Böylece de işlerinizi onların ardı sıra nizama sokmuş olasınız. Ayaklarınızı onların izine basın. Çünkü dervişler, dinlemişler ve denileni yaparak manen tertemiz olmuşlardır. Fakat onların dinledikleri sözlerin en güzeli Kur’an ve Peygamber sözüdür. Ahsen-i kavl denilen güzel sözlerin dışındakileri duyduklarında sakınmışlardır.

Dervişler, halka olup zikir meclisleri kurarlar. Vecde gelip gönül hoşluğuna ererler ve ruhları Miraç edip yükselir. Zikir ve sema anında onların üzerinde ihlâs şimşekleri parlar. Huzurda gaybet, (Gaybet; insanın kalbinde meydana gelen sevap veya günahla ilgili manalarla meşgulken, halkın hallerinin farkına varmamak, kendi iç dünyası ile baş başa kalmaktır. Huzur ise; Hakk ile hazır olmak, halkı görmemek, Hakk’ın zikri kalbini kaplayan kimse, Rabb’inin huzurunda hazırdır. (Naşir) ) halinde de huzuru yaşadıklarından ağaç dalları gibi manevi bir esinti ile âdeta sallanırlar ve  “Lâ İlâhe İllallah” derler. Dervişlerin kalpleri masiva ile meşgul değildir. Sadece “Allah” derler. O’ndan başkasına kulluk etmezler ve “Hu, Hu” diye O’nu anarlar. Başkasıyla değil, ancak O’nunla iftihar ederler. Bir güzel sesli onlara ilâhi okuduğu zaman, o güzel ses onlara, zikre himmetlerini artıran bir sinyal olur.

Sen, “Zikir ibadettir, öyleyse zikir esnasında âşıkların ilâhilerinin ve sulehanın (salihlerin) isimlerinin işi ne ?” diye itiraz edebilirsin. O zaman sana şu cevap verilir: “Namaz, ibadetlerin en mühimi olduğu halde namazda, içinde va’d, vaid-i İlâhi lâfızları da bulunan Allah kelâmı okunduğu gibi, tahiyyatta “ve alâ ibadillahissalihin” denilerek salihlerden bahsolunmaktadır. Bunu okuyan musalli şirk koşmuş olmadığı gibi, kulluk seccadesinden ve ubudiyet (kulluk) sınırından dışarı çıkmış da olmaz. Bunun gibi, zikir yapan dervişler, güzel sesli okuyucuların kelâmlarındaki kavuşma ve vuslat sözünden Rabb’ine kavuşmayı anlar ve bu yüzden hoşlanır. “Allah kendisine kavuşmayı isteyenin vuslatından hoşlanır.” (Müslim) Zâkir, ilâhi okuyucusunun sözünde firkata dair şeyler duyunca ölümü hatırlayarak dünya sevgisinden vazgeçer. Çünkü “dünya sevgisi her türlü günahın başıdır” (Keşfü’l Hafâ) Okuyucunun salihlerden bahsettiğini duyunca, zâkir, Allah dostlarının sevgisiyle Allah’a yaklaşır. Halkın nefesleri sayısınca olan Hakk yollarının bazısı işte bunlardır. Şair şöyle diyor: “Muhabbet tellâlları gece karanlıklarında teganni ile meşgul olup yürekleri hoplatıyorlar. Kanatsızlar, yani insanlar dilber murad ediyorlarsa da onların matlubu Vahid ve Ahad’dır.”

www.abdullahbaba.com

İslam âleminin ve Tasavvuf yolunun müstesna bir ferdi, ilim, irfan, edep, tevazu, ask ve vecd hali ile, Islam'in rahmet kapılarını insanlığa açan Hadim-ül Fukara Nevşehirli Abdullah Gürbüz (KS) Hazretleri 5 Nisan 1933 yılında Nevşehir ilinin Herikli Mahallesinde Dünyaya teşrif etmişlerdir.

4 erkek, 1'i kız, 5 kardeş olan Abdullah Baba(KS) Hazretleri'nin Babası, Nevşehir eşrafından (Gubbasanogullari) lakabıyla tanınan Mahmut efendi, muhterem valideleri ise Feride hanımdır.

Abdullah Baba (KS) Hazretlerinin daha çocuk yaslarda iken, pek çok harikulade halleri ve rüyaları cereyan etmiştir. Emsalleri ile oynamaya ve eğlenmeye iltifat etmeyerek Allah-u Teâlâ Hazretlerine kul olmanın en büyük saadet olduğunu anlamış ve küçük yaslardan itibaren, Hak'k yolda mücadele etmeye başlamıştır. Bunun yanında da elinden geldiği kadar insanlara yardımcı olmaya çalışmıştır. Uçsuz bucaksız bir feyiz kaynağı olan Abdullah Baba (KS) Hazretleri, henüz 7 yaşlarında iken bebesi Mahmut Efendi, Kurşunlu Camii İmamı Saatçi Hafız Efendiye götürür ve ona Kur-an'i Kerimi öğretmesini söyler. O Camide, hem Kur-an' Kerim öğrenip, hem de Müezzinlik görevini sürdürür. Fatihayi Şerifi her okuduğunda “Bu ümmil kitaptır, bunun sırrına mahzar olalım Ya Rabbi” , diye ağlar, dualar eder.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri genç yasta ticarete atılmış ve henüz 17 yaşında iken muhterem zevceleri, Âmine Hanim ile evlenmişlerdir. 3'ü kız, 3'ü erkek, 6 çocukları olmuştur. Fakat Züleyha ismindeki kızı ve Ebubekir ismindeki oğlu küçük yasta vefat etmişlerdir.

Bu ikisinden hariç, 1953 yılında büyük kızı Hatice dünyaya gelmiştir. Bundan sonra 7 yıl çocukları olmamış, 1960 yılında, ikinci çocuğu Hasan dünyaya gelmiştir. 1964 yılında ortanca kızı Aişe ve 1966 yılında da küçük oğlu Nuh Naci dünyaya gelmiştir.

1953 yılında askere giden Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1956 da, askerlik vazifesini tamamlayarak memleketine döndükten sonra, bir yandan ailesinin nafakasını kazanmak ile uğraşırken, asil gayesi olan Allah'a kulluk görevini yerine getirmek için ibadetler yapıyor, ayni zamanda ilim kitapları okuyordu, bunlar arasında, Saidi Nursi Hz.lerinin risalei nur külliyatını büyük bir ihlas ve samimiyetle okumaya devam eder. Aradan bir müddet geçer ve o zamanda Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri rüyasında ona risalesinin tamam olduğunu ve Kadir-i Tarikatından bir Mürsid-i Kamile intisap etmesini söyler. Rüyayı gördüğü günün sabahı Sih Aga isminde bir zat evlerine gelerek;

Sen, bugün ne rüya gördün?, diye sorar. Daha sonra Sih Aga cebinden bir kağıt çıkarır;

“Abdullah Efendi, bu ders, Abdülkadir Geylani Hz.'lerinin dersidir”, buna iyi çalış, diye nasihat eder. Bundan sonra, onun verdiği dersi çekmeye baslar, bir yandan da baba mesleği olan deri imalatçılığına devam ederek imal ettiği derileri, civar illere götürüp satar, bu şekilde geçimini sağlardı.

Bir gün İskilip’e deri satmaya gider ve asil tasavvuf yolundaki en önemli yolculuğu bu vesile ile baslar. Kendisi, Çorumda ki, Mürsid-i Kamil Hacı Mustafa Anaç (KS) Hz.'leri ile görüşüp 1960 yılında gördüğü rüyasını o zata anlatmış ve ondan da Rufai dersi almıştır.

Bu tarihten itibaren Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir takim manevi haller yasamaya baslar ve içindeki yangını söndürecek, kendini Allah ve Resulüne vasıl edecek Hak dostu bir Mürsid-i Kamili, Cenabı Zülcelal Hazretlerinden niyaz eder ve bu yakarışı sonunda rüyasında 1965yilinda, Hızır (AS) ve Adem (AS)'in işareti ile Antep de bulunan Kadiri üstadı Muhammed Bilal Nadir (KS) Hazretlerine intisap etmiştir.

Bilal Nadir Hazretlerinin himmet ve feyzi ile kısa zamanda kendisinde büyük manevi değişimler zuhur etmiştir fakat Bilal babanın 1969 yılında vefat etmesinden dolayı durmayarak, kendisini Hakka vasıl edecek olan Mürsid-i Kamili istiharesinde Hızır (AS), İlyas (AS) ve Zekeriya (AS)'in işareti ile, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine intisap etmiştir.

Bundan sonra Abdullah Baba (KS) Hazretleri gönlündeki volkanı bir nur seli halinde akıtacak, Ledünni İlminin anahtarını verecek, gayelerin gayesi olan Allah'a kavuşturacak, O'na teslim edecek zatı bulmuş ve üstadına tam bir teslimiyet göstererek manevi yolda ilerlemeye başlamıştır. Bununla beraber maddi yönden sıkıntılı ve çok meşakkatli günleri olmuş ama bir an dahi Hakk’ın rızasından ayrılmamıştır.

1971 yılında üstadı ayakkabı alıp satmasını söyler ve bu tarihten itibaren kundura isine baslar. Bir yandan ailesinin geçimi için çalışıyor diğer yandan Allah ve Resulüne olan bağlılığı, muhabbeti gün geçtikçe artıyordu.

Çorumlu Haci Mustafa Anaç Hazretleri, Abdullah Baba (KS) Hazretlerinde ki cevheri görmüş ve onun vuslata erebilecek kabiliyette birisi olduğunu anlayarak manen onun yetişmesi için çalışmıştır.

1978 yılına gelindiğinde Abdullah Baba (KS) Hazretleri Konya ya Mevlana Celaleddin-i Rumi (KS) Hazretlerini ziyarete geldiklerinde, türbenin hizmetinde bulunan bir zat kendisine iltifat göstererek;

Efendim, bu gece dîvan burada toplandı. Size manevi görev verilmesi için işaret ettiler. Mevlana hazretleri sizin için çok hoş şeyler söyledi. Bütün piranlar tasdik ettiler ancak Muhammet Nakşibendî hazretleri daha erken olduğunu söyledi ve ileri bir zamana tehir ettiler. Sizinle tanışmak istedim, bizlere duacı olun, der.

Yıl 1980'e geldiğinde ise Abdullah Baba (KS) Hazretleri rüyasında kırklar divaninin toplandığını ve orada bir takim sorular sorup o hali müşahede ettiğini görür. Ertesi gün üstadı çorumla Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine giderek gördüğü rüyasını anlatır. O zat da kendisine;

Masaallah, Sübhanallah evladım kırklar divanına girmişsin. Sen hayret makamında görmüşsün. İbrahim Hakki hazretleri de böyle hayret etmişti de hayret makamında su dizeyi söylemişti.

Hak serleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Arif ani seyr eyler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Ancak gece ve gündüz çalışmamız lazım, köy köy, kasaba kasaba, kaza kaza dolaşıp, Allah’ı unutan bu millete, Allah’ı sevdirmeyi ona kul olmayı öğretmeliyiz, der.

1982 yılında üstadının işareti ile itikâfa girmiş, Nefsin yedi makamını aşarak Seyri sülûkunu tamamlamıştır. Artık Abdullah Baba (KS) Hazretleri, denizlerin kendisine aktığı bir umman olur.

Yaşadıkları dönemde, insin ve cinnin en hayırlısı ve en şereflisi olan Mürsid-i Kamil zatlar, Hakk'a arz olunduktan sonra yer ehli, gök ehli, bütün alemler bu zatları tanırlar. Onlar için;

Peygamber Efendimiz (s.a.v) söyle buyurmuşlardır:
- Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'e (a.s.) ;
- Ben onu seviyorum. Sende sev der.
Cebrail'de o kulu sever. Gök halkı arasında Allah ( c.c ) filan kulu seviyor sizde seviniz diye haber verir. Onlarda onu severler, sonrada yeryüzünde müminlerin kalbine onun sevgisi yerleştirilir .”(R.Salihin C:2/S:327)

Allah'u Teâlâ Hazretleri onlar hürmetine yağmur verir, onların hürmetine zor işler kolay olur. Onların duaları ret olunmaz. Çünkü onlar halkın içinde Hak ile bir olmuşlar, Cenabı Zülcelâl Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olmuşlardır. O zatlar için hiçbir zorluk yoktur. Onlar, yeryüzünde ki seçilmişlerin seçilmişidir. Onlar, Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından hem bu dünya da, hem ahret de müjdelenmişlerdir

İtikâftan çıktıktan sonra, Çorum'a Üstadının yanına Nevşehirlilerle beraber gider ve Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri orada bulunan cemaate;

-“Oğlum Abdullah ile bu fakirin sekline suretine, şeytan giremez, rüyada kendisini görürseniz sahihtir.” der.

Yine 1982 yılında üstadımız Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir rüya görür rüyasında;

Büyük bir caminin içerisinde, bütün peygamberlerin, sahabelerin ve piranların ve evliyanın olduğu halde kendisine vaaz etmesi söylenir ve o mübarek topluluğa sohbet etme şerefine nail olur. Bu haleti ruhiye içerisinde uyandıktan sonra ertesi gün üst adinin yanına giderek yaşadığı hadiseyi anlatır. Çorumlu Hacı Mustafa Hz.leri; Maşallah evladım, zaten Bilal Nadiri hazretleri, sana çok teveccüh etmiş, çok sevmiş. Nakib-i Nukaba makamına kadar getirmiş, bundan sonra her yere ders verebilirsin, çavuş, nakip yapabilirsin. Üç tane hilafet yazdım, piranlar mühürledi, ama Rasulullah Efendimiz mühürlemedi. İnşallah ölmeden önce açıklayacağım, bir bayram yapacağız der.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri ise;

Aman efendim bir şey istemiyorum, “Ilahi Ente Maksudi ve Rizake Matlubi Ya Hazreti Allah” der.

Çorumlu Haci Mustafa Efendi Hazretleri kısa bir süre sonra Nevşehir’e ziyarete geldiğinde, orada bulunan talebelerine Nevşehir den bir güneş doğacak bütün cihanı aydınlatacak, diye söyler.

Bu arada Abdullah Baba (KS) Hazretleri adım adım maksadına doğru ilerliyor, insanları Hak yola davet ediyordu.

1984 yılı içerisinde mana âleminde kendisinin, Peygamberlerin, piranların, mezhep imamlarının ve büyük bir cemaatin Cuma Namazı kılmak için toplandıklarını müşahede eder ve yine orada kendisine vaaz etmesi telkin edilir ve orada vaaz eder.
Ertesi gün Çorum'a üstadının yanına gider ve rüyasını anlatir.

- “Masaallah! Evladım, sen irşat ile vazifelendirileceksin! Böylece insanlara Hakkı anlatıp onları doğru yola getireceksin” buyurur.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri sağlığında emanetleri teslim edecek bir Mürsid-i Kamil yetiştirmenin sevk ve muhabbeti ile Muharrem ayında, 29 Eylül 1984 tarihinde, kendi fakirhanesinde, Abdullah Baba (KS). Hz.'leri ile birlikte Nevşehir den gelen bir grup ihvanın olduğu zikir halakasinda, çok sevdiği Rabbisine kavuşmuştur.

Abdullah Baba (KS) Hz.'leri, üstadının vefatından sonra insanlara vaaz ve nasihatlerde bulunarak her dem Hakk’ın rızasını gözetmiştir. Üstadının vefatından 1 yıl sonra 1985 yılının 20 Şubat’ında bir rüya görür.

Rüyasında;
Rasulullah (SAV), evliyaullah ve 12 Piran hazretlerinin bulunduğu bir mecliste Abdulkadir Geylani Hz.'leri bir beyaz kâğıt uzatır ve;
Bu senin irşat icazetindir, der.

Efendi Hazretleri;
Efendim ben ümmiyim, vazife istemiyorum. Derviş olayım, bana kâfidir der. 3 defa bu teklif kendisine yapılır. Efendi Hazretleri reddeder. O esnada Mevlana (KS) Hazretleri de;

“Evladım, herkes ben şeyh olayım, Mürsid-i Kamil olayım diye ağlayıp sızlanırken, sana teklif edildiği halde, sen reddediyorsun” diye söyler.
Bunun üzerine Abdullah Baba (KS) Hazretleri;

“Bu çok mesuliyetli, veballi bir vazifedir. Ben ümmiyim. Üstelik piranlardan vazife alanların helak olduklarını çok gördük”. Eğer bana Rasulullah (SAV) efendimiz vazife verirse, bende bunu kabul ederim, buyururlar. Böyle söyleyince, Rasulullah (SAV) efendimiz memnun olur ve tebessüm ederek;

Evladım Abdullah, senin istediğin 5 Nisan da verilecek, buyurur.

Nihayet 5 Nisan 1985 mübarek Cuma gecesi Efendi Hazretleri ümmeti Muhammedi irşat ile vazifeye getirildiği günü mana âleminde seyreder.

O gece Çorum da, bütün geçmiş Peygamberler (AS) bir yerde, piranlar bir yerde, mezhep sahipleri bir yerde, velhasıl herkes intizamla yerlerinde toplu bir halde iken Rasulullah (SAV) efendimiz, mübarek parmağındaki mührü önünde duran süslü bir icazete basar. Sarı renkli bir mühür daha alarak aynı kâğıda tekrar basar ve ardından mübarek ağzından şu kelimeler dökülür;

“Bunu mu istiyordun, evladım Abdullah”

İşte bu esnada Efendi Hazretlerinde bir takim haller meydana gelir ve kendisine talebe olacak insanların hepsini gösterirler. Efendi Hazretleri sayısını ancak Allah’ın bildiği, kendisine talebe olacak bu topluluğu görünce;

Ya Rasulallah! Bu insanlara nasıl yetişeyim ve nerede bulayım der.
Rasulullah (SAV) Hazretleri de;

Bazen onlar senin ayağına, bazen de sen onların ayağına gideceksin. Hakkı ve Sabri tavsiye et. Kalpler Allah’ın elindedir, bundan sonra ismin Hadim-ül Fukara dir, evladım, buyururlar.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1985 yılında irşat vazifesine başlayarak Yurtiçinden ve Yurtdışından binlerce talebesine Allah ve Resulünün sevgisini aşılamaya ve bu gaye ile hayatlarını sürdürmeleri için önlerinde her zaman ışık olmuştur.

O tarihten itibaren memleketinden ziyade Yurtiçi ve Yurtdışı seyahatlerinde bulunarak gittiği her beldede insanlara vaaz ve nasihat ederdi. Mübarek zatin pek çok kerametlerini bizatihi gören insan sayısı oldukça fazladır. Sohbetlerinde her zaman Allah ve Resulünün söylediklerini düstur edinmemizi ve hayatımızı bu ölçüde yaşamamızı öğütlerdi. Âlim, ilim adamı ve çeşitli meslek gruplarından feyiz ve sohbetinden istifade eden pek çok kişi var idi.

Kendisi ayni zamanda Mevlevi üstadı olup Mevlana ve Şems Hazretlerinin çağlar üstü açtıkları aşk ve muhabbet yolunun mürebbisi ve önderi idi. Gerek Yurtiçinde ve gerekse yurtdışında sema gösterileri tertip ederek insanlara;

‘‘Gel, gel yine de gel, bin kere tövbe şişesini kırsan da yine gel. Bu dergâh ümitsizlik dergâhı değildir'' sözü ile kucak açmış, şefkat ve merhamet ile yaklaşmıştır.

Âlemlerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa (SAV)'in her hal ve hareketini hayatinin her zerresinde tatbik ederek, Ümmet-i Muhammed'e ışık tutmuştur.

Büyük mürşidin, ilim ve irfan neşri, güzel âleme kavuşmasına sebep olan hastalığına kadar devam etmiş, 19 yıl irşat seccadesinde oturmuşlardır.

Sureti ve sireti şeriatı mudahharaya ve sünnet-i seniyyeye uygun, güzel tabiatlı, zahit, cömertliği ve elinin açıklığı herkese şamil, kutsi nefesleri ve açık kerametleri ile tanınmış kâmil bir mürşit idiler.

Vefatlarına sebep olan hastalığına 15 gün kala talebelerine haber göndererek, kendisinin Hakk yolcusu olduğunu ve görmek isteyenleri kabul edeceğini duyurmuş ve binlerce insan onu son kez dünya gözü ile görmek ve helalleşmek için Nevşehir’e gelmişlerdir.

Nihayet (Külli nefsin zaikatül mevt) ayeti celilesi fehvasınca, fena diyarından beka diyarına, 2004 Muharrem ayinin 23.günü Pazar sabahı sayılı nefeslerini ikmal ederek, hayati boyunca hasreti ile yanıp tutuştuğu Resuller Resulüne kavuştu.

Vefat haberi duyulunca sanki yer yerinden oynadı, binlerce insan o büyük mürşidin cenazesine katılmak ve salına dokunmak için bir birleri ile yarıştı.

Daha sonra Nevşehir Kurşunlu Camiine eller üzerinde gelen mübarek naasi, öğle namazına müteakip kılınan Cenaze Namazından sonra tekrar eller üzerinde ve Tevhid-i Serifler okuyarak, cemaati kübra halinde Kaldırım Mezarlığında o büyük mürsidi ebedi âleme uğurladılar. (Kaddesallahü Esrarehül Âliye)

Abdullah Baba Hazretlerinin maddi varlığı gözler önünden çekilmiş fakat manevi varlığı gönüllerde idi ve gönüllerde kalacaktı.

Allah-u Teâlâ Hazretleri, o mübarek zati rahmeti ile kuşatsın, sevenlerinin üzerinde himmet ve feyzini daim kilsin.

İlel Cenneti Ebeda...

www.abdullahbaba.com

Fotoğraf: HADİM'ÜL FUKARA ABDULLAH GÜRBÜZ (KS)HAZRETLERİ'NİN HAYATI

İslam âleminin ve Tasavvuf yolunun müstesna bir ferdi, ilim, irfan, edep, tevazu, ask ve vecd hali ile, Islam'in rahmet kapılarını insanlığa açan Hadim-ül Fukara Nevşehirli Abdullah Gürbüz (KS) Hazretleri 5 Nisan 1933 yılında Nevşehir ilinin Herikli Mahallesinde Dünyaya teşrif etmişlerdir.

4 erkek, 1'i kız, 5 kardeş olan Abdullah Baba(KS) Hazretleri'nin Babası, Nevşehir eşrafından (Gubbasanogullari) lakabıyla tanınan Mahmut efendi, muhterem valideleri ise Feride hanımdır.

Abdullah Baba (KS) Hazretlerinin daha çocuk yaslarda iken, pek çok harikulade halleri ve rüyaları cereyan etmiştir. Emsalleri ile oynamaya ve eğlenmeye iltifat etmeyerek Allah-u Teâlâ Hazretlerine kul olmanın en büyük saadet olduğunu anlamış ve küçük yaslardan itibaren, Hak'k yolda mücadele etmeye başlamıştır. Bunun yanında da elinden geldiği kadar insanlara yardımcı olmaya çalışmıştır. Uçsuz bucaksız bir feyiz kaynağı olan Abdullah Baba (KS) Hazretleri, henüz 7 yaşlarında iken bebesi Mahmut Efendi, Kurşunlu Camii İmamı Saatçi Hafız Efendiye götürür ve ona Kur-an'i Kerimi öğretmesini söyler. O Camide, hem Kur-an' Kerim öğrenip, hem de Müezzinlik görevini sürdürür. Fatihayi Şerifi her okuduğunda “Bu ümmil kitaptır, bunun sırrına mahzar olalım Ya Rabbi” , diye ağlar, dualar eder.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri genç yasta ticarete atılmış ve henüz 17 yaşında iken muhterem zevceleri, Âmine Hanim ile evlenmişlerdir. 3'ü kız, 3'ü erkek, 6 çocukları olmuştur. Fakat Züleyha ismindeki kızı ve Ebubekir ismindeki oğlu küçük yasta vefat etmişlerdir.

Bu ikisinden hariç, 1953 yılında büyük kızı Hatice dünyaya gelmiştir. Bundan sonra 7 yıl çocukları olmamış, 1960 yılında, ikinci çocuğu Hasan dünyaya gelmiştir. 1964 yılında ortanca kızı Aişe ve 1966 yılında da küçük oğlu Nuh Naci dünyaya gelmiştir.

1953 yılında askere giden Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1956 da, askerlik vazifesini tamamlayarak memleketine döndükten sonra, bir yandan ailesinin nafakasını kazanmak ile uğraşırken, asil gayesi olan Allah'a kulluk görevini yerine getirmek için ibadetler yapıyor, ayni zamanda ilim kitapları okuyordu, bunlar arasında, Saidi Nursi Hz.lerinin risalei nur külliyatını büyük bir ihlas ve samimiyetle okumaya devam eder. Aradan bir müddet geçer ve o zamanda Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri rüyasında ona risalesinin tamam olduğunu ve Kadir-i Tarikatından bir Mürsid-i Kamile intisap etmesini söyler. Rüyayı gördüğü günün sabahı Sih Aga isminde bir zat evlerine gelerek;

Sen, bugün ne rüya gördün?, diye sorar. Daha sonra Sih Aga cebinden bir kağıt çıkarır;

“Abdullah Efendi, bu ders, Abdülkadir Geylani Hz.'lerinin dersidir”, buna iyi çalış, diye nasihat eder. Bundan sonra, onun verdiği dersi çekmeye baslar, bir yandan da baba mesleği olan deri imalatçılığına devam ederek imal ettiği derileri, civar illere götürüp satar, bu şekilde geçimini sağlardı.

Bir gün İskilip’e deri satmaya gider ve asil tasavvuf yolundaki en önemli yolculuğu bu vesile ile baslar. Kendisi, Çorumda ki, Mürsid-i Kamil Hacı Mustafa Anaç (KS) Hz.'leri ile görüşüp 1960 yılında gördüğü rüyasını o zata anlatmış ve ondan da Rufai dersi almıştır.

Bu tarihten itibaren Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir takim manevi haller yasamaya baslar ve içindeki yangını söndürecek, kendini Allah ve Resulüne vasıl edecek Hak dostu bir Mürsid-i Kamili, Cenabı Zülcelal Hazretlerinden niyaz eder ve bu yakarışı sonunda rüyasında 1965yilinda, Hızır (AS) ve Adem (AS)'in işareti ile Antep de bulunan Kadiri üstadı Muhammed Bilal Nadir (KS) Hazretlerine intisap etmiştir.

Bilal Nadir Hazretlerinin himmet ve feyzi ile kısa zamanda kendisinde büyük manevi değişimler zuhur etmiştir fakat Bilal babanın 1969 yılında vefat etmesinden dolayı durmayarak, kendisini Hakka vasıl edecek olan Mürsid-i Kamili istiharesinde Hızır (AS), İlyas (AS) ve Zekeriya (AS)'in işareti ile, Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine intisap etmiştir.

Bundan sonra Abdullah Baba (KS) Hazretleri gönlündeki volkanı bir nur seli halinde akıtacak, Ledünni İlminin anahtarını verecek, gayelerin gayesi olan Allah'a kavuşturacak, O'na teslim edecek zatı bulmuş ve üstadına tam bir teslimiyet göstererek manevi yolda ilerlemeye başlamıştır. Bununla beraber maddi yönden sıkıntılı ve çok meşakkatli günleri olmuş ama bir an dahi Hakk’ın rızasından ayrılmamıştır.

1971 yılında üstadı ayakkabı alıp satmasını söyler ve bu tarihten itibaren kundura isine baslar. Bir yandan ailesinin geçimi için çalışıyor diğer yandan Allah ve Resulüne olan bağlılığı, muhabbeti gün geçtikçe artıyordu.

Çorumlu Haci Mustafa Anaç Hazretleri, Abdullah Baba (KS) Hazretlerinde ki cevheri görmüş ve onun vuslata erebilecek kabiliyette birisi olduğunu anlayarak manen onun yetişmesi için çalışmıştır.

1978 yılına gelindiğinde Abdullah Baba (KS) Hazretleri Konya ya Mevlana Celaleddin-i Rumi (KS) Hazretlerini ziyarete geldiklerinde, türbenin hizmetinde bulunan bir zat kendisine iltifat göstererek;

Efendim, bu gece dîvan burada toplandı. Size manevi görev verilmesi için işaret ettiler. Mevlana hazretleri sizin için çok hoş şeyler söyledi. Bütün piranlar tasdik ettiler ancak Muhammet Nakşibendî hazretleri daha erken olduğunu söyledi ve ileri bir zamana tehir ettiler. Sizinle tanışmak istedim, bizlere duacı olun, der.

Yıl 1980'e geldiğinde ise Abdullah Baba (KS) Hazretleri rüyasında kırklar divaninin toplandığını ve orada bir takim sorular sorup o hali müşahede ettiğini görür. Ertesi gün üstadı çorumla Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine giderek gördüğü rüyasını anlatır. O zat da kendisine;

Masaallah, Sübhanallah evladım kırklar divanına girmişsin. Sen hayret makamında görmüşsün. İbrahim Hakki hazretleri de böyle hayret etmişti de hayret makamında su dizeyi söylemişti.

Hak serleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Arif ani seyr eyler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler

Ancak gece ve gündüz çalışmamız lazım, köy köy, kasaba kasaba, kaza kaza dolaşıp, Allah’ı unutan bu millete, Allah’ı sevdirmeyi ona kul olmayı öğretmeliyiz, der.

1982 yılında üstadının işareti ile itikâfa girmiş, Nefsin yedi makamını aşarak Seyri sülûkunu tamamlamıştır. Artık Abdullah Baba (KS) Hazretleri, denizlerin kendisine aktığı bir umman olur.

Yaşadıkları dönemde, insin ve cinnin en hayırlısı ve en şereflisi olan Mürsid-i Kamil zatlar, Hakk'a arz olunduktan sonra yer ehli, gök ehli, bütün alemler bu zatları tanırlar. Onlar için;

Peygamber Efendimiz (s.a.v) söyle buyurmuşlardır:
- Allah bir kulunu sevdiği zaman Cebrail'e (a.s.) ;
- Ben onu seviyorum. Sende sev der.
Cebrail'de o kulu sever. Gök halkı arasında Allah ( c.c ) filan kulu seviyor sizde seviniz diye haber verir. Onlarda onu severler, sonrada yeryüzünde müminlerin kalbine onun sevgisi yerleştirilir .”(R.Salihin C:2/S:327)

Allah'u Teâlâ Hazretleri onlar hürmetine yağmur verir, onların hürmetine zor işler kolay olur. Onların duaları ret olunmaz. Çünkü onlar halkın içinde Hak ile bir olmuşlar, Cenabı Zülcelâl Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olmuşlardır. O zatlar için hiçbir zorluk yoktur. Onlar, yeryüzünde ki seçilmişlerin seçilmişidir. Onlar, Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından hem bu dünya da, hem ahret de müjdelenmişlerdir

İtikâftan çıktıktan sonra, Çorum'a Üstadının yanına Nevşehirlilerle beraber gider ve Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri orada bulunan cemaate;

-“Oğlum Abdullah ile bu fakirin sekline suretine, şeytan giremez, rüyada kendisini görürseniz sahihtir.” der.

Yine 1982 yılında üstadımız Abdullah Baba (KS) Hazretleri bir rüya görür rüyasında;

Büyük bir caminin içerisinde, bütün peygamberlerin, sahabelerin ve piranların ve evliyanın olduğu halde kendisine vaaz etmesi söylenir ve o mübarek topluluğa sohbet etme şerefine nail olur. Bu haleti ruhiye içerisinde uyandıktan sonra ertesi gün üst adinin yanına giderek yaşadığı hadiseyi anlatır. Çorumlu Hacı Mustafa Hz.leri; Maşallah evladım, zaten Bilal Nadiri hazretleri, sana çok teveccüh etmiş, çok sevmiş. Nakib-i Nukaba makamına kadar getirmiş, bundan sonra her yere ders verebilirsin, çavuş, nakip yapabilirsin. Üç tane hilafet yazdım, piranlar mühürledi, ama Rasulullah Efendimiz mühürlemedi. İnşallah ölmeden önce açıklayacağım, bir bayram yapacağız der.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri ise;

Aman efendim bir şey istemiyorum, “Ilahi Ente Maksudi ve Rizake Matlubi Ya Hazreti Allah” der.

Çorumlu Haci Mustafa Efendi Hazretleri kısa bir süre sonra Nevşehir’e ziyarete geldiğinde, orada bulunan talebelerine Nevşehir den bir güneş doğacak bütün cihanı aydınlatacak, diye söyler.

Bu arada Abdullah Baba (KS) Hazretleri adım adım maksadına doğru ilerliyor, insanları Hak yola davet ediyordu.

1984 yılı içerisinde mana âleminde kendisinin, Peygamberlerin, piranların, mezhep imamlarının ve büyük bir cemaatin Cuma Namazı kılmak için toplandıklarını müşahede eder ve yine orada kendisine vaaz etmesi telkin edilir ve orada vaaz eder.
Ertesi gün Çorum'a üstadının yanına gider ve rüyasını anlatir.

- “Masaallah! Evladım, sen irşat ile vazifelendirileceksin! Böylece insanlara Hakkı anlatıp onları doğru yola getireceksin” buyurur.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri sağlığında emanetleri teslim edecek bir Mürsid-i Kamil yetiştirmenin sevk ve muhabbeti ile Muharrem ayında, 29 Eylül 1984 tarihinde, kendi fakirhanesinde, Abdullah Baba (KS). Hz.'leri ile birlikte Nevşehir den gelen bir grup ihvanın olduğu zikir halakasinda, çok sevdiği Rabbisine kavuşmuştur.

Abdullah Baba (KS) Hz.'leri, üstadının vefatından sonra insanlara vaaz ve nasihatlerde bulunarak her dem Hakk’ın rızasını gözetmiştir. Üstadının vefatından 1 yıl sonra 1985 yılının 20 Şubat’ında bir rüya görür.

Rüyasında;
Rasulullah (SAV), evliyaullah ve 12 Piran hazretlerinin bulunduğu bir mecliste Abdulkadir Geylani Hz.'leri bir beyaz kâğıt uzatır ve;
Bu senin irşat icazetindir, der.

Efendi Hazretleri;
Efendim ben ümmiyim, vazife istemiyorum. Derviş olayım, bana kâfidir der. 3 defa bu teklif kendisine yapılır. Efendi Hazretleri reddeder. O esnada Mevlana (KS) Hazretleri de;

“Evladım, herkes ben şeyh olayım, Mürsid-i Kamil olayım diye ağlayıp sızlanırken, sana teklif edildiği halde, sen reddediyorsun” diye söyler.
Bunun üzerine Abdullah Baba (KS) Hazretleri;

“Bu çok mesuliyetli, veballi bir vazifedir. Ben ümmiyim. Üstelik piranlardan vazife alanların helak olduklarını çok gördük”. Eğer bana Rasulullah (SAV) efendimiz vazife verirse, bende bunu kabul ederim, buyururlar. Böyle söyleyince, Rasulullah (SAV) efendimiz memnun olur ve tebessüm ederek;

Evladım Abdullah, senin istediğin 5 Nisan da verilecek, buyurur.

Nihayet 5 Nisan 1985 mübarek Cuma gecesi Efendi Hazretleri ümmeti Muhammedi irşat ile vazifeye getirildiği günü mana âleminde seyreder.

O gece Çorum da, bütün geçmiş Peygamberler (AS) bir yerde, piranlar bir yerde, mezhep sahipleri bir yerde, velhasıl herkes intizamla yerlerinde toplu bir halde iken Rasulullah (SAV) efendimiz, mübarek parmağındaki mührü önünde duran süslü bir icazete basar. Sarı renkli bir mühür daha alarak aynı kâğıda tekrar basar ve ardından mübarek ağzından şu kelimeler dökülür;

“Bunu mu istiyordun, evladım Abdullah”

İşte bu esnada Efendi Hazretlerinde bir takim haller meydana gelir ve kendisine talebe olacak insanların hepsini gösterirler. Efendi Hazretleri sayısını ancak Allah’ın bildiği, kendisine talebe olacak bu topluluğu görünce;

Ya Rasulallah! Bu insanlara nasıl yetişeyim ve nerede bulayım der.
Rasulullah (SAV) Hazretleri de;

Bazen onlar senin ayağına, bazen de sen onların ayağına gideceksin. Hakkı ve Sabri tavsiye et. Kalpler Allah’ın elindedir, bundan sonra ismin Hadim-ül Fukara dir, evladım, buyururlar.

Abdullah Baba (KS) Hazretleri 1985 yılında irşat vazifesine başlayarak Yurtiçinden ve Yurtdışından binlerce talebesine Allah ve Resulünün sevgisini aşılamaya ve bu gaye ile hayatlarını sürdürmeleri için önlerinde her zaman ışık olmuştur.

O tarihten itibaren memleketinden ziyade Yurtiçi ve Yurtdışı seyahatlerinde bulunarak gittiği her beldede insanlara vaaz ve nasihat ederdi. Mübarek zatin pek çok kerametlerini bizatihi gören insan sayısı oldukça fazladır. Sohbetlerinde her zaman Allah ve Resulünün söylediklerini düstur edinmemizi ve hayatımızı bu ölçüde yaşamamızı öğütlerdi. Âlim, ilim adamı ve çeşitli meslek gruplarından feyiz ve sohbetinden istifade eden pek çok kişi var idi.

Kendisi ayni zamanda Mevlevi üstadı olup Mevlana ve Şems Hazretlerinin çağlar üstü açtıkları aşk ve muhabbet yolunun mürebbisi ve önderi idi. Gerek Yurtiçinde ve gerekse yurtdışında sema gösterileri tertip ederek insanlara;

‘‘Gel, gel yine de gel, bin kere tövbe şişesini kırsan da yine gel. Bu dergâh ümitsizlik dergâhı değildir'' sözü ile kucak açmış, şefkat ve merhamet ile yaklaşmıştır.

Âlemlerin efendisi Hz. Muhammed Mustafa (SAV)'in her hal ve hareketini hayatinin her zerresinde tatbik ederek, Ümmet-i Muhammed'e ışık tutmuştur.

Büyük mürşidin, ilim ve irfan neşri, güzel âleme kavuşmasına sebep olan hastalığına kadar devam etmiş, 19 yıl irşat seccadesinde oturmuşlardır.

Sureti ve sireti şeriatı mudahharaya ve sünnet-i seniyyeye uygun, güzel tabiatlı, zahit, cömertliği ve elinin açıklığı herkese şamil, kutsi nefesleri ve açık kerametleri ile tanınmış kâmil bir mürşit idiler.

Vefatlarına sebep olan hastalığına 15 gün kala talebelerine haber göndererek, kendisinin Hakk yolcusu olduğunu ve görmek isteyenleri kabul edeceğini duyurmuş ve binlerce insan onu son kez dünya gözü ile görmek ve helalleşmek için Nevşehir’e gelmişlerdir.

Nihayet (Külli nefsin zaikatül mevt) ayeti celilesi fehvasınca, fena diyarından beka diyarına, 2004 Muharrem ayinin 23.günü Pazar sabahı sayılı nefeslerini ikmal ederek, hayati boyunca hasreti ile yanıp tutuştuğu Resuller Resulüne kavuştu.

Vefat haberi duyulunca sanki yer yerinden oynadı, binlerce insan o büyük mürşidin cenazesine katılmak ve salına dokunmak için bir birleri ile yarıştı.

Daha sonra Nevşehir Kurşunlu Camiine eller üzerinde gelen mübarek naasi, öğle namazına müteakip kılınan Cenaze Namazından sonra tekrar eller üzerinde ve Tevhid-i Serifler okuyarak, cemaati kübra halinde Kaldırım Mezarlığında o büyük mürsidi ebedi âleme uğurladılar. (Kaddesallahü Esrarehül Âliye)

Abdullah Baba Hazretlerinin maddi varlığı gözler önünden çekilmiş fakat manevi varlığı gönüllerde idi ve gönüllerde kalacaktı.

Allah-u Teâlâ Hazretleri, o mübarek zati rahmeti ile kuşatsın, sevenlerinin üzerinde himmet ve feyzini daim kilsin.
 
İlel Cenneti Ebeda...

www.abdullahbaba.com

Bu soruya en güzel cevabı Peygamber Efendimizin hadisi şerifi ile verelim inşallah.

Ebu Vakıd El Haris bin Havf (ra) demiştir ki;

“Muhakkak ki Rasulullah (sav) mescitte insanlarla beraber oturuyordu (Allah’ı zikrediyordu) O esnada üç kişi (mescitten) içeri girdi; ikisi Rasulullah’a (sav) doğru geldi. Diğeri gitti. (O gelenlerden birisi) Ön ha
lakanın birinde bir boşluk buldu ve oturdu. Diğeri de (rahatsızlık vermemek için) arkalarına oturdu. Üçüncüsü de zaten arkasını dönerek çekip gitmişti. Rasulullah (sav) zikrullah bittikten sonra dedi ki;
– Size şu üç kişiden haber vereyim mi?

Birisi Allah’ a yüzünü döndü. Allah Teâlâ ona acıdı (ve affetti)
Bir diğeri zahmet etmekten çekindi (arkaya oturdu) Allah Teâlâ da onu mağfiret etti.
Sonuncusuna gelince (Allah’ı zikirden) yüz çevirdi. Allah Teâlâ da ondan yüz çevirdi.

Hazreti Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlar;
“Yalnız Allah rızası için ihlâsla Allah’ı zikretmek kastıyla oturmuş hiçbir topluluk yoktur ki; semadan bir münadi (melek) onlara şöyle nida etmesin:

(Haydi) mağfiret edilmiş olarak kalkın, muhakkak ki günahlarınız sevaba çevrildi.

Başka bir hadislerinde de Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır;

“Bir topluluk Allah’ı zikretmek için oturduklarında derhal orayı melekler kuşatır. Allah’ın rahmeti onları örter. Onların üzerine sekine (yani Allah’ın affı ve ihsanı ) iner. Allah-ü Teâlâ (meleklerden) katında olanlara (bu kullarını) zikreder (över).”

Zikrullaha hangi amaçla gelirseniz gelin, orada bulunan feyizle feyizlenirsiniz. Ancak Allah’ın adını tüm kalbi ile anan birisi ile halakaya uyumak için katılan birisinin kazanacağı sevap aynı olmayacaktır. Şunu da belirtelim ki zikre hiç katılmamaktansa, zikre gelip uyumak bile daha hayırlıdır.

Öncelikle abdestin adabını anlatalım, çünkü namaza hazırlık abdest ile başlar. Abdest almadan önce eller güzelce sabunlanmalıdır. Abdeste niyet etmeden önce;
“Ya Rabbi! Peygamber (sav) Efendimiz nasıl abdest aldı ise, benim abdestimi de öyle almak nasip eyle!” şeklinde kalben dua edip, niyet edilerek abdest alınmalıdır.

Bizler de Peygamber Efendimizin bu tavsiyelerine uygun olarak abdest alır isek; hem Allah (cc)’ın rızasını kazanmış oluruz, hem de Muhammed-ül Mustafa (sav)’in övgüsüne mazhar oluruz.
Abdeste ve hükümlerine çok önem verin ve daima abdestli bir halde bulunmaya özen gösterin. Bilal Habeşi (ra) Hazretleri abdest aldıktan sonra;

“Ya Rabbi Sana şükürler olsun, abdest almak için müsaade verdin diyerek iki rekât namaz kılarlardı”
Allah’ın (cc) huzuruna en temiz halinizle çıkın, unutmayın hürmete en layık olan ancak Allah’tır. Namazınızı tam bir gönül açıklığı ile kılın. Dünya ve dünyalık her şeyi aklınızdan çıkarın. Rabb’inizin huzurunda olduğunuzu ve O’na en yakın olduğunuz anın o an olduğunu düşünüp, şeytanın size vesvese vermesine fırsat vermeyin.

Namazda rükû ve secdelerinizi uzun tutun, acele etmemeye gayret gösterin. Namazınızı mutlaka dua ile tamamlayın.

Namaza gevşek davranmayın, devamlı abdest alın. Namaz vuslattır. Allah’ı (cc) sevmeye, yönelmeye, kavuşmaya en yakın an namazdır. Nafile namaz kılarken istediğiniz sureyi okuyun! Ne kadar uzun okursanız o kadar makbul olur!

Namaza karşı gerekli özen ve ehemmiyeti göstermiyoruz. Namazlarımızı mekruh ettiğimiz bile oluyor. Mekruh olan üç türlü namaz vardır;

Hamal Namazı: Üzerinde necis olur bekletirse, “Namazımı kılayım da sonra ihtiyacımı göreyim” derse, bu şekilde namaz kılmaya; hamal namazı, “kubur var” derler.

Seha Namazı: Sıkıştığı halde, “Şu namazımı kılıyım da ondan sonra abdestimi bozayım” deyip idrarını tutanlara derler.

Avcı Namazı: Namaz içerisinde kendini Allah (cc) ile değil; etrafa bakarak meşgul edenlerin namazıdır. Bunların kılmış olduğu namaz da kabul olur; ancak sevabı az olur.


Namaz Sırasında Vesveseden Kurtulmanın Çaresi Nedir?

Namaz kılarken, nefis ve şeytan size çeşitli vesveseler verir. “Kapı açık mıydı? Arkadan biri mi geliyor?” veya “(kadınlara) Çocuğun üstü mü açıldı?”, gibi… Bunun en önemli sebeplerden biri abdestin adaplarına uygun alınmamasıdır. Kişi abdest alırken; “Ya Rabbi! Peygamber (sav) Efendimiz nasıl abdest aldı ise, benim abdestimi de öyle almak nasip eyle” diye dua etmelidir ki hem Allah’ın (cc) rızasını kazanmış olsun hem de Resulullah’ın övgüsüne mazhar olsun. Abdest alırken özellikle burna verilen su şeytanı bizden uzaklaştırır. Bu da namazı dosdoğru kılmamızı sağlar.

Namazda vesvese geldiği anda, “Ben Rabb’imin huzurundayım” diyerek o vesveseyi engellemeliyiz. Namazda ayetleri kulağımızın duyacağı kadar sesli okursak muhakkak vesvese azalır. Şeytan-ı lâin size bir secdede, bir de dua anında vesvese veremez. Namazı kıldıktan sonra, “Benim namazım olmadı” diye hüküm vermeyin. Namazınız sahihtir ancak derece derecedir.


Namaz Arkasında Yapılan Tesbihatı Terk Ettiğimizde Namaz Fasit Olur Mu? Bu Tesbihatların Faziletleri Nelerdir?

Daha önceden söylediğimiz gibi namazınız sahihtir. Ama elbette ki namaz arkasından çekilen tesbihatları çekenle, çekmeyenin derecesi bir olamayacaktır. Namazdan sonra yaptığımız tesbihatın önemine binaen Efendimiz (sav) Hazretleri:

“Ben size, sizi geçenlere erişebileceğiniz, sizden sonrakileri geride bırakacağınız ve sizin yaptığınızı yapandan başka hiçbir kimsenin sizden daha üstün olamayacağı bir şeyi öğreteyim mi?” diye buyurur.

Bunun üzerine ashap:
“Evet, Ey Allah'ın Resulu! (öğretiniz), derler.
Efendimiz (sav)’de:
– Her namazın peşinden otuz üçer defa tesbih (Subhanallah), hamd (Elhamdülillah) ve tekbir (Allah-u Ekber) okursunuz, buyurmuştur.

Burada dikkat edilmesi gereken bir hususta bu tesbihlerin otuz üçer defa çekilmesidir. Nasıl ki telefon numarası çevirirken bir noksan ya da bir fazla numara basarsak istediğimiz kişiye ulaşamıyorsak bu tesbihatların bir fazla bir eksik çekilmesi durumunda da tesbihatımız yerini bulmaz.


Başı Açık Bir Kişinin Sadece Namazlarda Örtünmesi Namazının Kabulüne Tesir Eder Mi?

Şimdi bunu bir misal ile cevap verelim:
Bir gün yanımıza üniversitede okuyan bir kız çocuğu geldi. Bize bu soruyu sordu. Biz de cevaben;
“Evladım, sen üniversiteye gidiyorsun, sınavlara giriyorsun değil mi?
Peki diyelim ki beş dersten sınava giriyorsun, dört tanesinden geçiyorsun birinden de zayıf alıyorsun.

O zaman tüm derslerinden zayıf almış mı olursun?
Öyle olmaz değil mi?

İşte evladım, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin emri olan namazı kılmak ile sevap alırsın. Namazın zayi olmaz, ancak başını örtmekte Allah’ın emri, bunu yerine getirmediğin için günaha girersin.
Yapmış olduğumuz iyi amellerde, kötü amellerde zayi olmaz. Sen namazını kılmaya, ibadetini yapmaya devam et. Kılmış olduğun namaz, yaptığın ibadet kabul olur”, dedik. Altı ay sonra kız çocuğu kapanmış bir halde ziyaretimize geldi.
Nefret ettirerek değil sevdirerek anlatmamız lazım…

www.abdullahbaba.com

Fotoğraf: Namaz Kılmanın Adabı Nedir?

Öncelikle abdestin adabını anlatalım, çünkü namaza hazırlık abdest ile başlar. Abdest almadan önce eller güzelce sabunlanmalıdır. Abdeste niyet etmeden önce;
“Ya Rabbi! Peygamber (sav) Efendimiz nasıl abdest aldı ise, benim abdestimi de öyle almak nasip eyle!” şeklinde kalben dua edip, niyet edilerek abdest alınmalıdır.

Bizler de Peygamber Efendimizin bu tavsiyelerine uygun olarak abdest alır isek; hem Allah (cc)’ın rızasını kazanmış oluruz, hem de Muhammed-ül Mustafa (sav)’in övgüsüne mazhar oluruz.
Abdeste ve hükümlerine çok önem verin ve daima abdestli bir halde bulunmaya özen gösterin. Bilal Habeşi (ra) Hazretleri abdest aldıktan sonra;

“Ya Rabbi Sana şükürler olsun, abdest almak için müsaade verdin diyerek iki rekât namaz kılarlardı”
Allah’ın (cc) huzuruna en temiz halinizle çıkın, unutmayın hürmete en layık olan ancak Allah’tır. Namazınızı tam bir gönül açıklığı ile kılın. Dünya ve dünyalık her şeyi aklınızdan çıkarın. Rabb’inizin huzurunda olduğunuzu ve O’na en yakın olduğunuz anın o an olduğunu düşünüp, şeytanın size vesvese vermesine fırsat vermeyin.

Namazda rükû ve secdelerinizi uzun tutun, acele etmemeye gayret gösterin. Namazınızı mutlaka dua ile tamamlayın.

Namaza gevşek davranmayın, devamlı abdest alın. Namaz vuslattır. Allah’ı (cc) sevmeye, yönelmeye, kavuşmaya en yakın an namazdır. Nafile namaz kılarken istediğiniz sureyi okuyun! Ne kadar uzun okursanız o kadar makbul olur!

Namaza karşı gerekli özen ve ehemmiyeti göstermiyoruz. Namazlarımızı mekruh ettiğimiz bile oluyor. Mekruh olan üç türlü namaz vardır;

Hamal Namazı: Üzerinde necis olur bekletirse, “Namazımı kılayım da sonra ihtiyacımı göreyim” derse, bu şekilde namaz kılmaya; hamal namazı, “kubur var” derler.

Seha Namazı: Sıkıştığı halde, “Şu namazımı kılıyım da ondan sonra abdestimi bozayım” deyip idrarını tutanlara derler.

Avcı Namazı: Namaz içerisinde kendini Allah (cc) ile değil; etrafa bakarak meşgul edenlerin namazıdır. Bunların kılmış olduğu namaz da kabul olur; ancak sevabı az olur.
 

Namaz Sırasında Vesveseden Kurtulmanın Çaresi Nedir?

Namaz kılarken, nefis ve şeytan size çeşitli vesveseler verir. “Kapı açık mıydı? Arkadan biri mi geliyor?” veya “(kadınlara) Çocuğun üstü mü açıldı?”, gibi… Bunun en önemli sebeplerden biri abdestin adaplarına uygun alınmamasıdır. Kişi abdest alırken; “Ya Rabbi! Peygamber (sav) Efendimiz nasıl abdest aldı ise, benim abdestimi de öyle almak nasip eyle” diye dua etmelidir ki hem Allah’ın (cc) rızasını kazanmış olsun hem de Resulullah’ın övgüsüne mazhar olsun. Abdest alırken özellikle burna verilen su şeytanı bizden uzaklaştırır. Bu da namazı dosdoğru kılmamızı sağlar.

Namazda vesvese geldiği anda, “Ben Rabb’imin huzurundayım” diyerek o vesveseyi engellemeliyiz. Namazda ayetleri kulağımızın duyacağı kadar sesli okursak muhakkak vesvese azalır. Şeytan-ı lâin size bir secdede, bir de dua anında vesvese veremez. Namazı kıldıktan sonra, “Benim namazım olmadı” diye hüküm vermeyin. Namazınız sahihtir ancak derece derecedir.
 

Namaz Arkasında Yapılan Tesbihatı Terk Ettiğimizde Namaz Fasit Olur Mu? Bu Tesbihatların Faziletleri Nelerdir?

Daha önceden söylediğimiz gibi namazınız sahihtir. Ama elbette ki namaz arkasından çekilen tesbihatları çekenle, çekmeyenin derecesi bir olamayacaktır. Namazdan sonra yaptığımız tesbihatın önemine binaen Efendimiz (sav) Hazretleri:

“Ben size, sizi geçenlere erişebileceğiniz, sizden sonrakileri geride bırakacağınız ve sizin yaptığınızı yapandan başka hiçbir kimsenin sizden daha üstün olamayacağı bir şeyi öğreteyim mi?” diye buyurur.

Bunun üzerine ashap:
“Evet, Ey Allah'ın Resulu! (öğretiniz), derler.
Efendimiz (sav)’de:      
– Her namazın peşinden otuz üçer defa tesbih (Subhanallah), hamd (Elhamdülillah) ve tekbir (Allah-u Ekber) okursunuz, buyurmuştur.

Burada dikkat edilmesi gereken bir hususta bu tesbihlerin otuz üçer defa çekilmesidir. Nasıl ki telefon numarası çevirirken bir noksan ya da bir fazla numara basarsak istediğimiz kişiye ulaşamıyorsak bu tesbihatların bir fazla bir eksik çekilmesi durumunda da tesbihatımız yerini bulmaz.
 

Başı Açık Bir Kişinin Sadece Namazlarda Örtünmesi Namazının Kabulüne Tesir Eder Mi?

Şimdi bunu bir misal ile cevap verelim:
Bir gün yanımıza üniversitede okuyan bir kız çocuğu geldi. Bize bu soruyu sordu. Biz de cevaben;
“Evladım, sen üniversiteye gidiyorsun, sınavlara giriyorsun değil mi?
Peki diyelim ki beş dersten sınava giriyorsun, dört tanesinden geçiyorsun birinden de zayıf alıyorsun. 

O zaman tüm derslerinden zayıf almış mı olursun?
Öyle olmaz değil mi?

İşte evladım, Allah-ü Teâlâ Hazretlerinin emri olan namazı kılmak ile sevap alırsın. Namazın zayi olmaz, ancak başını örtmekte Allah’ın emri, bunu yerine getirmediğin için günaha girersin.
Yapmış olduğumuz iyi amellerde, kötü amellerde zayi olmaz. Sen namazını kılmaya, ibadetini yapmaya devam et. Kılmış olduğun namaz, yaptığın ibadet kabul olur”, dedik. Altı ay sonra kız çocuğu kapanmış bir halde ziyaretimize geldi. 
Nefret ettirerek değil sevdirerek anlatmamız lazım…

www.abdullahbaba.com

Üstadımız Abdullah Gürbüz (ks) Aziz Hazretleri, Bilal Nadir Hazretlerinin manevi terbiyesi altında yetişmeye başlamış, her hâl ve hareketiyle peygamber varisi olan üstadına tam bir teslimiyet örneği göstermiştir. Bilal Nadir Hazretlerinin manevi Âlemdeki tasarrufuna bizzat şahit olan, Mübareğin nice kerametini gören Üstadımız Cennet Mekân Abdullah Baba Hazretleri Bilal Baba’nın kerametlerini anlatmaya şöyle devam etmiştir.

Nevşehir’de bir arkadaşım vardı. Bu arkadaşımın oğlu ruh hastasıydı ve doktorlarda tedavisinde pek bir gelişme sağlayamadılar. Arkadaşım da o dönemlerde alkol bağımlısıydı.
Ben de kendisine;

─ Sizi üstadıma götüreyim. Allah’ın izniyle, inşaallah sen alkolü bırakırsın, oğlun da şifa bulur, dedim. Arkadaşım da Bana:
─ Bizi muskacıya mı götüreceksin, dedi.
─ Hayır, Benim üstadım mürşidi kâmil bir zâttır. İnşaallah faydalanırsınız. Daha sonra Adana üzerinden Antep’e gittik. Bilal Baba’nın yanına vardığımızda;
─ Efendim, bu arkadaşım alkol bağımlısı, bir dua etseniz de şifa bulsa, dedim. Mübarek de arkadaşıma dönerek;
─ Evladım! Allah-ü Teâlâ Hazretleri içkiyi haram kılmış. Allah’ın verdiği o güzel ağza haram girmesi iyi olmaz. Seni okuyalım, inşallah bu illetten kurtulursun, dedi.

Mübarek Zât, arkadaşımı karşısına aldı. Dua okudu ve daha sonra “Huu” dedi.
Bilal Baba’nın “Huu” diyerek üflemesi ile beraber, arkadaşımın üzerinde bulunan gömleğin düğmeleri tek, tek çözüldü. Bilal Baba o mübarek elini kalbinin üzerine koydu.

─ Bir daha içmeyesin inşallah, tamam mı, dedi. İkimizde şaşırıp kalmıştık.
Bilal Baba, arkadaşı okuduktan sonra dedim ki;
─ Efendim! Oğlu da çok rahatsız, bir türlü iyi olamadı. Sürekli ruhi bunalım geçiriyor, hareketlerini kontrol edemiyor. Şifa Allah-u Teâlâ Hazretlerindendir, lakin Siz de mübarek nefesinizle okuyup şifa bulmasına vesile olursanız memnun oluruz, dedim.

Daha sonra Bilal Baba, çocuğu yanına çağırdı;
─ Evladım! Bu çocuğu üç defa okumamız gerekiyor, dedi.

Bilal Baba çocuğu o gün sabah, öğle ve akşam olmak üzere üç defa okudu. “Elhamdülillah!” çocuk şu anda gayet akıllı, sıhhatine kavuştu. Büyüdü, evlendi. Nevşehir’de resmi bir dairede çalışıyor.
Allah, kendisinden razı olsun, Mübareğin pek çok kerametlerini gördük.
Bizim görmediğimiz ancak görenlerden dinlediğimiz ve hepimizi hayretler içinde bırakan bir olay şöyle gerçekleşmiştir;

“Bilal Nadir Hazretleri Konya’ya, Mevlana Hazretlerini ziyaret etmek için geldiklerinde birkaç kişi ile beraber otele yerleşirler. Bir müddet istirahat ettikten sonra Mevlana Hazretlerini ziyaret etmek için yürüyerek türbeye doğru yaklaşırlar. Tam bu esnada karşılarına, uzun boylu, sakallı, babayiğit bir insan gelir. O gelen kişi Bilal Baba’nın yanına, bir erin, generale karşı saygısı nasıl olur ise, o şekilde yaklaşır, saygıda kusur etmeyerek şöyle der;

─ Efendim, Mevlana Hazretleri buyurdular ki;
“Üstadım Şems Hazretlerini ziyaret etmeden Bizi ziyaret etmesinler. Önce O’nu ziyaret etsinler, daha sonra Bizim yanımıza gelirler, inşallah”

Bunun üzerine Bilal Baba o gence;
“Peki”der ve önce Şems Hazretlerini ziyaret etmek için camiye girerler.
Orada iki rekât namaz kıldıktan sonra türbe-i şerifleri caminin içerisinde olan Şems Hazretlerinin sandukasının yan tarafından, asıl yatmış olduğu kuyuya geçişin kilitli kapısına yönelirler.

Bu arada caminin hizmetinde görevli olan Ömer Efendi’ye, Bilal Baba’nın dervişlerinden bir tanesi şöyle der:

─ Biz, Şems Hazretlerini ziyaret etmeye geldik. Üstadımız Bilal Baba ziyaret etmek istiyor, kapıyı açar mısınız?

Ömer Efendi de o dervişe:
─ Buranın anahtarı bizim elimizde değil, belediye tarafından kilitlenir. Onlar anahtarı götürür, temizlik günlerinde anahtar gelir, biz de temizleriz, der.

Bu arada Bilal Nadir Hazretleri bir iki saniye gibi kısa bir süre gözlerini yumup, kalbi üzerine huzur eder ve başını kaldırır. O anda kilitli olan kapı, alenen açılır. Bir kapıyı açmak için anahtar çevrildiğinde nasıl ki kuvvetli bir şekilde ses çıkar ise aynı o şekilde kapı açılır.
Camide bulunan herkes bu olanları şaşkın bir şekilde seyreder.

Caminin hizmetinde bulunan Ömer Efendi de hayretler içerisine düşmüş bir şekilde:
─ Bu Zât kimdir, diye sorar.

Dervişler de:
─ Üstadımız Antepli Bilal Nadir Hazretleri, derler.
Caminin hizmetlisi Ömer Efendi hayretler içerisinde:
─ Efendim, buraya daha önce Medine’den Hacı Ali Rıza Kaşıkçı Efendi, Sivas’tan İsmail Hakkı Efendi, İstanbul’dan Süleyman Hilmi Tunahan Hoca Efendi, Mahmut Sami Efendi, Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri geldiler. Fakat ben böyle açık saçık bir kerameti hiç birisinde görmedim, diyerek ağlamaya başlar. Mübareğin bu kerametini camide bulunan herkes şahit olmuşlardır.

www.abdullahbaba.com

Yine üstadımın hasretiyle yandığım bir gün, ocağa bir adam tuttum ve arkadaşımla, beraber Antep’e gittik. Giderken de, Bilal Baba’nın ilahilerini çekelim diye yanımızda altı, yedi tane kaset götürdük. Niyetimiz bir hafta kalmaktı.
Antep’in Danacık Köyünün girişinde indik. Yürür iken, at arabası ile bize doğru bir adam yaklaştı. Arabaya yonca yüklemişti. Bize;

“Her halde Bilal Baba’yı ziyarete geldiniz. Fakat evinin yanına kadar giden yol çok çamurlu, üzeriniz batmasın. Buyurun, arabaya binin ben sizi götüreyim” dedi.

Peygamber (sav) Efendimizin doğum yıl dönümü olması sebebiyle bir gün önceden gitmiştik. Mübareğin evine yaklaştığımızda mahşeri bir kalabalık vardı. Bilal Baba, biz gelmeden önce, oradaki cemaate;

“Bugün, Nevşehirli Abdullah Efendi oğlum geliyor” diye kerametini göstermiş. (Bu hadiseyi bize daha sonra anlattılar.) Üstadımızın evine girdiğimizde, bizi içeri buyur etti, bir arkadaşı da yanına çağırdı ve Ona:

─ Şu çantayı aç, içinden kaset çıkar, mevlit okunacak, ilahiler söylenecek; dedi. Ondan sonra pencereyi açtı, Bana dönerek;

─ Şu tepeyi görüyor musun? Orada, sahabeden Ukkaşe Hazretleri vardır. Benim manevi liderimdir. O’nu ziyaret et, oğlum Abdullah, dedi.

Biz de, O Mübareği ziyarete gitmek için gusül abdesti aldık ve dağa doğru tırmanmaya başladık. Bu arada diğer kalabalık, köyün etrafını dolaşarak dağa doğru gidiyorlardı. Yukarı vardığımızda, Bize:

─ Ya hu, Siz ne yaptınız? Bu dağın yılanları meşhurdur. Bu güne kadar kimse çıkmaya cesaret edemedi. Size hiçbiri rast gelmedi mi, dediler.

Biz de kendilerine;

─ Hayır, hiçbir şey görmedik. Karşımıza ne bir yılan çıktı, ne de başka bir zararlı hayvan; diye konuşurken, bu esnada gayet iri ve heybetli gözüken bir meczup;

“Sizi kim gönderdi?” diye sordu.
Biz de kendisine:

─ Bilal Baba, diye cevap verince; Öyle bir “Huu” dedi ki sanki her taraflardan ses geldi.

─ Demek, Bilal Baba’nın misafirisiniz? Size hiçbir şey zarar veremez. Buyurun meydan Sizin, dedi.

Ukkaşe Hazretlerini ziyaret ettik. Dönüşte de, tekrar geldiğimiz yoldan geri döndük. Allah’ın izni ile ne bir yılan ne de başka bir zararlı hayvan karşımıza dahi çıkmadı.

Bilal Baba’nın yanına vardığımızda, Mübarek Bize;

─ Oğlum, Abdullah Efendi, doğru Nevşehir’e döneceksiniz, dedi.

Bizde kendisine:
─ Efendim, Biz buraya bir haftalığına gelmiştik, mümkünse kalalım, diye cevap verdik.

Bilal Baba:

─ Evladım, Sizin gitmeniz gerekiyor. Allah razı olsun! Bizi memnun ettiniz, ziyaretimize geldiniz. Allah yolunuzu açık etsin inşallah, dedi. Bizde;
“Üstadımız böyle uygun gördüyse bir hikmeti vardır”, diyerek yanından müsaade aldık ve Fındık Ağası otobüsü ile Nevşehir’e geri döndük. Otogara indiğimizde, bir baktım, ağabeyim postaneye doğru hızlı, hızlı gidiyor. Ağabeyime; “Nereye gidiyorsun?” diye seslendim. Ağabeyim de Bana:

─ Ben de postaneye Size telgraf çekmeye gidiyordum, dedi.
“Hayırdır, ne oldu?” dedim.

─ Babam felç oldu, onu haber vermeye geliyordum. Hemen eve gidelim, dedi. Eve geldiğimizde, doktor bize:

─ Babanızın durumu çok ağır, üç günü geçerse felçli bir halde hayatını devam ettirir. Ancak siz ölümüne hazır olun, dedi. Ve babamız birkaç gün içerisinde, 1968 yılında vefat etti.

Bilal Baba’nın kerameti sayesinde babamı ölmeden görmüş oldum.

Yine bir gün Nevşehir’den Bilal Baba’yı ziyarete gittik. Hane-i saâdetlerine girdiğimizde kalabalık bir misafir topluluğu vardı. Gelen misafirlere ikram edilmek üzere, orada sürekli kaynayan buğday ve arpa kırmasıyla yapılan bir çorba pişiriliyordu. Bizler de yemek için bahçeye oturduk. Fakat hava kapalıydı. Bilal Baba’nın muhterem zevceleri hanımanne;

─Efendi, buraya Seni ziyarete gelen insanları bahçeye buyur ettin, ancak yağmur yağacak, dedi.
Bilal Baba, hanımanneye yemek yiyenleri işaret ederek:

─ Bunların üzerine yağmur yağmaz, hacı hanım, dedi.
Aradan kısa bir süre geçtikten sonra yağmur yağmaya başladı. Etrafa sicim gibi yağmur yağarken, üzerimize bir damla yağmur dahi düşmemişti.

Nevşehir’de bir arkadaşım vardı. Kendisi trafik kazası geçirdi. Kazadan sonra idrarında sürekli damlama olduğunu, bunun için çok bizar kaldığını ve çoğu zaman idrarının damlaması yüzünden bir kapla dolaştığını söylüyordu. Bir gün kendisine;

“Üstadım Bilal Nadir Hazretlerine giderken seni de götüreyim, hem senin rahatsızlığını söyleriz hem de hayır duasını alırsın” dedim.
Beraber Antep’e ziyarete gittik. Bilal Babama arkadaşın rahatsızlığını anlattım.

Bilal Babam, mutfaktan ufak bir tabağa domatesi rendeleyip içine sirke koyarak, getirmelerini söyledi. Bilal Baba, arkadaşı karşısına aldı, ona okuduktan sonra, bizlere sohbet etti. Aradan bir müddet geçmişti ki, arkadaşım heyecanlı bir halde;

“Abdullah Ağabey, idrarım damlamıyor. “Elhamdülillah” dedi ve çok sevindi. Ben de, Bilal Babam’a dönerek;

“ Efendim, Allah razı olsun, arkadaşımın rahatsızlığı geçti” dedim. Getirmiş olduğum arkadaşım, oldukça zengin bir kişi idi. Nevşehir’de bir petrol istasyonu açacaktı. Yanında da yüklü miktarda para varmış. O rahatsızlığının geçmesinin verdiği huzur ile Bilal Babama dönerek;

“Allah sizden razı olsun, rahatsızlığım geçti” dedi ve parasını çıkartarak;
“Efendim! Annenizin ak sütü gibi helal olsun” deyip, parayı uzattı. Bilal Baba arkadaşıma şöyle bir tebessüm etti ve ekledi;
“Evladım paranı cebine koy! O parayı eğer Biz alacak olursak, bu nefes bir daha şifa verir mi hiç! Şifa Allah-ü Teâlâ Hz.lerindendir. Bizler ancak vesileyiz” demişlerdi.

www.abdullahbaba.com
Fotoğraf: Abdullah Baba (ks) Hazretlerinin Dilinden Bilal Nadir Hazretleri (1. Bölüm)
 
Yine üstadımın hasretiyle yandığım bir gün, ocağa bir adam tuttum ve arkadaşımla, beraber Antep’e gittik. Giderken de, Bilal Baba’nın ilahilerini çekelim diye yanımızda altı, yedi tane kaset götürdük. Niyetimiz bir hafta kalmaktı.
Antep’in Danacık Köyünün girişinde indik. Yürür iken, at arabası ile bize doğru bir adam yaklaştı. Arabaya yonca yüklemişti. Bize;

 “Her halde Bilal Baba’yı ziyarete geldiniz. Fakat evinin yanına kadar giden yol çok çamurlu, üzeriniz batmasın. Buyurun, arabaya binin ben sizi götüreyim” dedi.

Peygamber (sav) Efendimizin doğum yıl dönümü olması sebebiyle bir gün önceden gitmiştik. Mübareğin evine yaklaştığımızda mahşeri bir kalabalık vardı. Bilal Baba, biz gelmeden önce, oradaki cemaate;

 “Bugün, Nevşehirli Abdullah Efendi oğlum geliyor” diye kerametini göstermiş. (Bu hadiseyi bize daha sonra anlattılar.) Üstadımızın evine girdiğimizde, bizi içeri buyur etti, bir arkadaşı da yanına çağırdı ve Ona:

─  Şu çantayı aç, içinden kaset çıkar, mevlit okunacak, ilahiler söylenecek; dedi. Ondan sonra pencereyi açtı, Bana dönerek;

─  Şu tepeyi görüyor musun? Orada, sahabeden Ukkaşe Hazretleri vardır. Benim manevi liderimdir. O’nu ziyaret et, oğlum Abdullah, dedi.

Biz de, O Mübareği ziyarete gitmek için gusül abdesti aldık ve dağa doğru tırmanmaya başladık. Bu arada diğer kalabalık, köyün etrafını dolaşarak dağa doğru gidiyorlardı. Yukarı vardığımızda, Bize:

─  Ya hu, Siz ne yaptınız? Bu dağın yılanları meşhurdur. Bu güne kadar kimse çıkmaya cesaret edemedi. Size hiçbiri rast gelmedi mi, dediler.

Biz de kendilerine;

─  Hayır, hiçbir şey görmedik. Karşımıza ne bir yılan çıktı, ne de başka bir zararlı hayvan; diye konuşurken, bu esnada gayet iri ve heybetli gözüken bir meczup;

“Sizi kim gönderdi?” diye sordu.
Biz de kendisine:

─ Bilal Baba, diye cevap verince; Öyle bir “Huu” dedi ki sanki her taraflardan ses geldi.

─ Demek, Bilal Baba’nın misafirisiniz? Size hiçbir şey zarar veremez. Buyurun meydan Sizin, dedi.

Ukkaşe Hazretlerini ziyaret ettik. Dönüşte de, tekrar geldiğimiz yoldan geri döndük. Allah’ın izni ile ne bir yılan ne de başka bir zararlı hayvan karşımıza dahi çıkmadı.

Bilal Baba’nın yanına vardığımızda, Mübarek Bize;

─  Oğlum, Abdullah Efendi, doğru Nevşehir’e döneceksiniz, dedi.

Bizde kendisine:
─  Efendim, Biz buraya bir haftalığına gelmiştik, mümkünse kalalım, diye cevap verdik.

Bilal Baba:

─  Evladım, Sizin gitmeniz gerekiyor. Allah razı olsun! Bizi memnun ettiniz, ziyaretimize geldiniz. Allah yolunuzu açık etsin inşallah, dedi. Bizde;
 “Üstadımız böyle uygun gördüyse bir hikmeti vardır”, diyerek yanından müsaade aldık ve Fındık Ağası otobüsü ile Nevşehir’e geri döndük. Otogara indiğimizde, bir baktım, ağabeyim postaneye doğru hızlı, hızlı gidiyor. Ağabeyime; “Nereye gidiyorsun?” diye seslendim. Ağabeyim de Bana:

─  Ben de postaneye Size telgraf çekmeye gidiyordum, dedi.
“Hayırdır, ne oldu?” dedim.

─ Babam felç oldu, onu haber vermeye geliyordum. Hemen eve gidelim, dedi. Eve geldiğimizde, doktor bize:

─ Babanızın durumu çok ağır, üç günü geçerse felçli bir halde hayatını devam ettirir. Ancak siz ölümüne hazır olun, dedi. Ve babamız birkaç gün içerisinde, 1968 yılında vefat etti.

Bilal Baba’nın kerameti sayesinde babamı ölmeden görmüş oldum.

Yine bir gün Nevşehir’den Bilal Baba’yı ziyarete gittik. Hane-i saâdetlerine girdiğimizde kalabalık bir misafir topluluğu vardı. Gelen misafirlere ikram edilmek üzere, orada sürekli kaynayan buğday ve arpa kırmasıyla yapılan bir çorba pişiriliyordu. Bizler de yemek için bahçeye oturduk. Fakat hava kapalıydı. Bilal Baba’nın muhterem zevceleri hanımanne;

─Efendi, buraya Seni ziyarete gelen insanları bahçeye buyur ettin, ancak yağmur yağacak, dedi.
Bilal Baba, hanımanneye yemek yiyenleri işaret ederek:

─  Bunların üzerine yağmur yağmaz, hacı hanım, dedi.
Aradan kısa bir süre geçtikten sonra yağmur yağmaya başladı. Etrafa sicim gibi yağmur yağarken, üzerimize bir damla yağmur dahi düşmemişti.

Nevşehir’de bir arkadaşım vardı. Kendisi trafik kazası geçirdi. Kazadan sonra idrarında sürekli damlama olduğunu, bunun için çok bizar kaldığını ve çoğu zaman idrarının damlaması yüzünden bir kapla dolaştığını söylüyordu. Bir gün kendisine;

“Üstadım Bilal Nadir Hazretlerine giderken seni de götüreyim, hem senin rahatsızlığını söyleriz hem de hayır duasını alırsın” dedim.
Beraber Antep’e ziyarete gittik. Bilal Babama arkadaşın rahatsızlığını anlattım.

Bilal Babam, mutfaktan ufak bir tabağa domatesi rendeleyip içine sirke koyarak, getirmelerini söyledi. Bilal Baba, arkadaşı karşısına aldı, ona okuduktan sonra, bizlere sohbet etti. Aradan bir müddet geçmişti ki, arkadaşım heyecanlı bir halde;

 “Abdullah Ağabey, idrarım damlamıyor. “Elhamdülillah” dedi ve çok sevindi. Ben de, Bilal Babam’a dönerek;

“ Efendim, Allah razı olsun, arkadaşımın rahatsızlığı geçti” dedim. Getirmiş olduğum arkadaşım, oldukça zengin bir kişi idi. Nevşehir’de bir petrol istasyonu açacaktı. Yanında da yüklü miktarda para varmış. O rahatsızlığının geçmesinin verdiği huzur ile Bilal Babama dönerek;

“Allah sizden razı olsun, rahatsızlığım geçti” dedi ve parasını çıkartarak;
“Efendim! Annenizin ak sütü gibi helal olsun” deyip, parayı uzattı. Bilal Baba arkadaşıma şöyle bir tebessüm etti ve ekledi;
“Evladım paranı cebine koy! O parayı eğer Biz alacak olursak, bu nefes bir daha şifa verir mi hiç! Şifa Allah-ü Teâlâ Hz.lerindendir. Bizler ancak vesileyiz” demişlerdi.

www.abdullahbaba.com

Üstadımız Cennet Mekân Abdullah Baba Hazretleri, Büyük Mürşid-i Kamil Çorumlu Hacı Mustafa Hazretlerinden ders aldıktan sonra yaşamış olduğu manevi halleri şöyle ifade buyurdular:


Bir gece uzandığım bir halde tespih çekerken, kalbimde bir genişleme meydana geldi. Tavana baktığımda tavandan içeridekileri görmeye başladım. Daha sonra sabah namazına kalkanları, ondan sonra teheccüt namazına kalkanları görmeye başladım. Kalbim biraz daha genişledi; İç Anadolu’da ki manevi yıldızları, sonra Türkiye’de ki en son dünyada ki bütün büyük zatları gördüm. Sabaha kadar böyle devam etti. Sabah namazını kıldım. Birkaç gün sonra Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretlerini ziyarete gittiğimde hadiseyi anlattım. Kendisi:

─ Elhamdülillah evladım, altıncı esmaya yükseldin. Bundan sonra halkayı zikirlerde “Hay Hay Allah, Hu Hu Allah” ismi esmalarını yaptırmaya yetkilisin” dediler.

1978 yılında Üstadımızın yanına ziyarete gitmiştik. Mübarek, Bize sohbet ettikten sonra kendisine:
─ Efendim Nevşehir’den bir arkadaşımızın basireti açıldı. Kabir halinden anlar oldu, dedim.
─ Üstadımız o kalp gözü açık arkadaşa dönerek şöyle sordu:
─ Evladım, Abdullah ağabeyini nasıl seviyorsun?

O da:
─ Canımdan çok seviyorum, dedi.
─ Nerede çalışıyorsun, diye sordu
─ Tekstil fabrikasında, dedi.
─ Abdullah ağabeyin sana, “O işten çıkacaksın!”, derse ne dersin?
─ Çıkarım Efendim.
─ “Ailenden boşan!” derse ne dersin?
─ Boşanırım Efendim, deyince.

Çorumlu Hacı Mustafa Efendi Hazretleri şöyle devam etti:
─ İşte oğlum, Abdullah ağabeyine olan bu sevgin seni bu makama getirmiş, dedi.

Orada bulunduğumuz sırada Çorumlu dervişlerden bir tanesi Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine sordu?
─ Efendim Nevşehirli dervişlere çok hürmet edip seviyorsunuz, sebebi hikmeti nedir?
Hacı Mustafa Efendi Hazretleri şöyle cevap verdi:

─ Oğlum sizler yanımda onlar ise canımdalar. Ta Nevşehir’den çıkıp aşk ile muhabbet ile Bizi ziyarete geliyorlar. Evladımız Abdullah Efendi’yi On İki Piran Hazretleri de destekliyor; diye açıklama yaptı. Daha sonra Mübareğin yanından müsaade istedik ve Nevşehir’e geri döndük.

Yine 1978 yılında, Mevlana Hazretlerinin türbesini ziyaret için Konya’ya gittim. Ziyaret esnasında türbede, huzurda (hizmette) bulunan bir kimse yanıma geldi:

─ Efendim, bu gece divan burada toplandı. Size manevi görev verilmesi için işaret ettiler. Mevlana Hazretleri Sizin için çok hoş şeyler söyledi. Bütün piranlar tasdik ettiler. Ancak Bahaddin Nakşibendî Hazretleri daha erken olduğunu söyledi ve ileri bir zamana tehir ettiler. Sizinle tanışmak istedim. Bizlere duacı olun, dedi. Türbede hizmet eden bu zat manevi hali açık biriydi. (Allah rahmet eylesin.)
1980 yılı Eylül ayının on ikinci günü ihtilal oldu. Yine inanmış insanların tutuklandıkları, zulme uğradıkları, örtüye, İslam ve Kur’an’a saygısızlığın alıp yürüdüğü günler başlamıştı… Efendi Hazretleri bu durumdan dolayı çok üzülüyordu. Sıkıntısından uyuyamıyor, sabahlara kadar namaz kılıp, Müslümanlar için dua ediyordu.

Yine böyle sıkıntılı bir günün gecesinde Cennet Mekân Üstadımız, gördüğü bir rüyayı şöyle nakletmiştir;

“Kırklar divanı toplanmış, mübarek zatlar halka halinde oturmuşlar. Bana da oturmam gereken yeri gösterdiler. Bende oturdum, bir müddet sonra tefekküre daldım. Suyun içindeki mahlûkatın nasıl rızıklandığını gördüm. Küçük balık büyük balığın dişlerinin arasındaki artıklarla rızıklanıyor, büyük balık ise küçük balığı yiyerek rızıklanıyordu. Birbirlerine rızık oluyorlardı. O sırada nefis kendime getirdi. Divan-ı Salihin’deki zatlara:
“Efendiler! Rızkı Allah’ın verdiğine iman ettik. O’na tam bir inanç ile bağlandık. İyi mümin olmak için tüm eziyetlere katlanıyoruz. Ancak kendini bilmez insanların aşağılamasına, hakaretlerine maruz kalıyoruz. Dayak yiyor, hapislere atılıyoruz. Hanımlarımız sokağa rahat çıkamaz oldu. Tüm Müslümanlar kabuğuna çekilmiş, eziyetleri görmezden geliyoruz. Bütün dünyadaki Müslümanlar eza ve cefa görüyor, biz duruyoruz. Ne zaman kendimize geleceğiz, kurtuluş ne zaman?” dedim.

─ Şeyhim Hacı Mustafa Efendi Bana baktı, sükût etmemi söyledi. Yan tarafımdan birisi işaret ederek:
─ Sol tarafındaki zamanın Kutb-ul Aktab’ı. O’na bir tokat vur, kendine gelsin; dedi.

Sol tarafıma döndüm O Mübareğin yüzünde ki nuru görünce o kadar etkilendim ki o kadar sevindim ki kabaran ruhum birden sakinleşti, tekrar tefekküre daldım.

Bu sefer karadaki mahlûkatın nasıl rızıklandığını gördüm. Öyle ki toprağın altındaki, kayaların içindeki kurtların dahi yeşil yaprak yediğini gördüm.

“Aman Ya Rabbi! Metin olan Allah, her yerde her yarattığı mahlûkatın rızkını veriyor. Allah’ım Sen her şeye kadirsin. Bizleri bu zulümlerden kurtar. Bu Müslümanlara bir çare yok mu?” diye bağırdım. Sağımdan birisi:

─ Solundaki zamanın Kutb-ul Aktabı’dır. O’na bir tokat vur kendine gelsin, dedi. Soluma baktım O’nun nuru ve güzelliği Beni yine etkiledi. Yine tefekküre daldım.

Bu sefer havadaki mahlûkatın nasıl rızıklandığını gördüm, yine kendime geldim. Müslümanların kurtuluşu ne zaman olacak, diye feryat ettim. Yine yanımdaki:

─ Solundaki zamanın Kutb-ul Aktabı’dır. O’na bir tokat vur, dedi. O sırada uyanmışım.
O günün sabahı, namazdan sonra cemaat ile zikir yaptık.

Arkadaşlara hitaben:
“Çorum’a gitmek isteyen var mı?” diye sordum.
Arkadaşlar:

─ Hafta sonu değil, nereden çıktı Çorum’a ziyaret…
─ Ben bu gün gideceğim, gelmek isteyen varsa gelsin, dedim. Arkadaşlardan katılanlar oldu. Bir minibüs ile Çorum’a gittik.
Hacı Mustafa Efendi Nevşehir’den gelenleri misafir etti. Herkes soracaklarını sordular. Daha sonra:

─ Efendim Sizinle yalnız görüşmek istiyorum, dedim.
Üstadımız Hacı Mustafa Efendi Hazretlerine gördüğüm rüyayı anlattım.
Efendim Hazretleri:
─ Maşallah, Sübhanallah. Evladım kırklar divanına girmişsin. Sen hayret makamını da görmüşsün. İbrahim Hakkı Hazretleri de Yüce Yaradan’ın kudretini görüp böyle hayret etmişti de hayret makamında şu dizeleri söylemişti.

Hak şerleri hayreyler,
Zannetme ki gayreyler,
Arif anı seyreyler,
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

Hacı Mustafa Efendi Hazretleri bu dizelerden sonra şöyle buyurdu:
“Kırklar divanındaki evliyalara gelince, evliyadan tasarruf alındı. Mehdi Ala Resul çıkana ve İsa (as) inene kadar bir şey yapamayız. Her kudret ve kuvvet Rabb’imin elinde. Biz nasıl isek, bize öyle idareciler veriyor. Yaşadığımız gibi muamele görüyoruz… Televizyona bakıyorsun. Televizyondaki hadiseleri seyrederken müdahale edebiliyor musun? Dünyayı da öyle seyredeceksin. Elimizden bir şey gelmez evladım,” dedi.

Üstadımız bir ara Kuddüsi Baba’nın “yüze güler dost, içinden düşman” isimli beyitini okuyup şöyle devam etti:

“Evladım, yüzünden gülen dost ama içinden düşman olanlar da var. Senin sağ tarafına gül yağı dökseler methi sena etseler, sol tarafına da ateş dökseler ikisini eşit mesafede göreceksin. İhsan üzere olacaksın. “Ya Rabbi! Senden gelen her şeye razıyım” dersen; işte o zaman kemale erersin. Eğer methi sena edeni sever, diğerine kızarsan kemale ermek mümkün değil, buyurdular. Ardından da:

─ Ancak gece ve gündüz çalışmamız lazım. Köy köy, kasaba kasaba, kaza kaza dolaşıp, Allah’ı unutan bu millete, Allah’ı sevdirmeyi O’na kul olmayı öğretmeliyiz, dedi.

www.lamelifdergisi.com