Sayfamıza Hoş geldiniz

Reklamlara Tıklayarak Destek Olabilirsiniz Sitemizi Geliştiriyoruz

DAVAMIZ İSLAM
5 Ekim 2015 Pazartesi

Buruciye Medresesi Türbesi

Buruciye Medresesi Türbesi



 



Sivas’ta 1271 yılında yapılan ve günümüze ulaşan üç büyük medreseden biri olan Buruciye Medresesi, Anadolu’da gelişen eyvanlı medreseler içinde bütün unsurlarının birbirlerine oranlarının iyi ayarlanmasıyla planı en başarılı eserlerden birisidir. Vakıf medresede bir müderris, üç muid ve 30 fakih (öğrenci) bulunmasını şart koşmuştur. Mescid için zikredilen görevliler, bir kütüphane memuru ile medreselilerin ücretleri için İlbeğlü nahiyesindeki Eskiköy’ün gelirlerini vakfetmiştir (1). Kitabedeki kayda göre gelir vakfı yalnız bu köyden ibaret ise, bunun geliri fazla ve büyük bir köy olmalıdır.



Halk arasında Hacı Maksud (Hacı Mes’ud) adıyla bilinen medrese, bazı kayıtlarda ise Muzafferüddin Gazi adıyla geçmektedir (2). Giriş kapısının solunda mavi ve siyah çinilerle süslenmiş türbede, medresenin bânisinin ve çocuklarının kabirleri yer alır.



Medresenin inşa kitabesi taç kapı kavsarası üzerindedir (3). “Bu kutsal medrese, Allah onun devletini daim kılsın, Kılıçarslan oğlu fetih babası büyük Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Allah’ın rahmetine muhtaç zayıf kul Muzaffer bin Hibetullah Burucirdi (Allah onu ve bütün Müslümanları bağışlasın) tarafından 1271 yılında yapıldı.” Taçkapı kemerinin sağında ve üstte Besmele, kapı cephesi ve solunda Al-i İmran suresi 18.ayet ve 19.ayetin baş kısmı yazılıdır. Kapının sağındaki nişin üstünde iki kabartma daire içinde “Allah’a güvenen Hibetullah oğlu Muzaffer” yazısı ve soldaki nişin üstünde iki kabartma daire içinde “Allah’a tevekkül ettim” ve “şeref Allah içindir.”, yazıları yer almaktadır. Kapının cephesinde Al-i İmran suresinin 18. Ayeti, üst taraftaki üç yarım daire içinde ilimle ilgili iki hadis bulunur. Bina cephesinin sağ ve sol taraftaki saçak altlarında iki dua yer almaktadır. Medresenin revaklı avlusunda sekiz mermer sütuna dayanmış iki revak kavislerinin köşelerinde sekiz daire şeklinde madalyon içinde bina inşa kitabesi benzeri bir kitabe yer almaktadır. Doğu yönündeki ana eyvan cephesinde ise bitkisel motifler arasında Ayet-el Kürsi yazılmıştır. Ayrıca ana eyvan kemer üzengi hizasında üç cephede devam eden ve sol tarafının çoğu kırılmış olan yazıda cömertlikle ilgili bir dua bulunmaktadır. Türbe içersinde, girişin karşısındaki duvardan başlayarak dört duvarda devam eden kitabe ise kulun Rabbine yakarışında aczin samimiyetle ifadesini aksettirir. “Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla. Allahım!..Beni sana yaklaştıracak bir amelim, onunla sana yol bulacağım bir sevabım yok. İhtiyacım, yalnızlığım, yokluğum, perişanlığım çok arttı. Garipliğime merhamet et. Bu çukurumda bana yoldaş ol. Ancak sana sığındım, sana güvendim. Cömertlerin cömerti ve merhamet edicilerin en merhametlisi sensin. Ey Rabbim nurunu üzerimizde tamamla, bizi affet, şüphesiz ki senin gücün her şeye yeter. Ey Rabbim, biz sana tevekkül ettik, bizi aydınlat; dönüş sanadır. Bu türbe zayıf, garip ve tek başına kalmış faziletli Hibetullah oğlu Muzaffer el Burucirdi kulunundur. Allah, onu, ebeveynini ve bütün müslümanları affetsin. Onu ahirette saadet ve cennetle mükafatlandır. Allah’ım ona yalnızlığında dost ve yabancı oluşunda da rahmetli ol. Kim benim türbemi ve odamı değiştirip bozarsa Ey Allah’ım sen onun düşmanı ol. Allah’ın tüm meleklerin ve insanların laneti onun üzerine olsun.”
Buruciye Medresesi veya diğer adıyla Hacı Mes'ud MedresesiTürkiye'nin Sivas şehrinde yer alan medrese. 1271 yılında, Anadolu Selçuklu Sultanlarından III. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında Hamedan yakınlarındaki Burucird'den gelme Muzafferüddin Burucirdi tarafından yaptırılmıştır.[1] İlmiye çalışmaları için medrese olarak yaptırılmış ve devrin pozitif ilimlerinin okutulduğu bina olarak uzun yıllar kullanılmıştır.

Mimari[değiştir | kaynağı değiştir]

Sarımtırak renkli taşların oyma olarak yapılan giriş kapısı ve avlu karşısındaki iç cephe, devrin Selçuklu taş oymacılığının en güzel örneklerindendir. Yapı kareye yakın dikdörtgen planlı olup, üzeri açık avlu etrafındaki sütunlu revaklar ve bunların gerisinde bulunan hücrelerden oluşmaktadır. Giriş kapısının sol yanında mavi ve siyah çinilerle süslü türbede medrese binasını yaptıran Burucerdioğlu Muzaffer Beyin (Hacı Mes'ud) ve çocuklarının kabirleri yer alır. Türbenin yanında da iki beşik tonozlu küçük oda bulunmaktadır.Revakların arkasında medrese odaları, ana eyvanın yanlarında da iki kubbeli oda vardır. Vakfiyesinden binada bir de kütüphane bulunduğu anlaşılmaktadır.Taş işlemeciliğinde ağırlığın taç kapıda yer aldığı görülür. Yıldız, rumi ve geometrik motifler yüzeysel ancak bir dantel gibi işlenmiştir. Medrese 1965-1966'da tamir edilmiş ve müze haline getirilmiştir. Sonraki yıllar yine birçok kez tamir ve bakım görmüştür.

Kaynakça[değiştir | kaynağı değiştir]

  • Yeni Rehber Ansiklopedisi 4 syf. 238
  1. ^ Yılmaz, Hayri Fehmi; Dönmez, Şevki. "Selçuklular dokudu Osmanlılar korudu". NTV Tarih (Aralık 2012): sf. 83. ISSN 1308-7878.

Şeyh Hasan (Güdük Minare) Türbesi



 



Sivas, Eratna’nın 1343’te hükümet merkezini Kayseri’ye taşımasıyla vilayet durumuna gelir (1). Eratna büyük oğlu Şeyh Hasan’ı Sivas’ta vali olarak bırakır. Hasan bey aynı zamanda Sivas, Kayseri, Niğde, Tokat, Amasya, Erzincan, Doğu Karahisar, Niksar ve yöresini kapsayan Eratna Beyliği’nin Sivas valisi olur (2). Hasan Bey, aynı zamanda XVI. asra kadar şehrin dışında kalan Şeyh Hasan Zaviyesinin de kurucusudur (3). 1347 yılında Çin’de başlayıp bütün Asya’ya yayılan Kara Veba Sivas’ta da bir çok insanın ve hayvanın ölümüne sebep olur. Muhtemelen Hasan Bey’in ölümü bu hastalıktan dolayıdır. Vefatı üzerine 1348’de yapılan (4) türbesi Şeyh Hasan Mahallesinde 6m. yüksekliğinde kare plan üzerine inşa edilir. Tuğladan yapılmış olan kasnağı minareye benzediğinden Güdük Minare diye anılır. Yine halk arasında Dabaz hastalığına iyi geldiğine inanıldığı için buraya Dabaz Tekkesi de denir. Şeyh Hasan Bey türbesi, kesme taştan kare bir alt yapı üzerine tuğla olarak iri plastik üçgenlerle oturan silindirik gövde halinde yükselen yapıda yer alan firuze çiniler, koyu mavi üzerine beyaz rumilerle (5), Eretnalıların Selçuklu mimarisi üzerine yeni yorum ve dinamizm arayışının eseri olarak görülmektedir.



16. asrın başlarında henüz mahalle özellikleri göstermeyen Şeyh Hasan Zaviye ve türbesinin çevresine, Şeyh Şemseddin ailesi ve dervişlerinin yerleştirilmelerinden yarım asır sonrasında buranın ilk defa Küçük Minare mahallesi olarak kayıtlarda yer aldığı görülür

Şeyh Çoban



 



Tanyu yapı hakkında, istasyon semtinde Şeyh Çoban mahallesinde bulunan büyük bir türbe olup kenarları taş duvarlarla çevrilmiştir, der (1).1960’larda türbenin hemen yanında ağaçlar ve çeşme bulunmaktadır. Şeyh Çoban'ın meşhur tokmağının Gökmedrese'de (müzede) bulunduğu belirtilir. Sandukanın üzeri renkli yemenilerle örtülü olup, daha ziyade yeşil örtüler dikkati çekmektedir. Sandukalar normalden 4 misli büyüktür ve tavanda güzel bir avize, duvarlarda, sanduka üzerinde dini yazılar, dini şiirler yer alır. Bunlardan birisinde Şeyh Çoban'ın kerametinden bahsedilmektedir.



XII. yüzyılda yaşadığı ileri sürülen Şeyh Çoban’ın asıl adı Şeyh Hüseyin Raî’dir. Babasının çok sayıdaki sığırını güttüğü için raî “çoban” olarak tanınır. Bir taraftan büyük mutasavvıf Ebü’l-Vefa’nın (1026-1107) yedinci halifesi olduğu (2), diğer taraftan Necmüddin Kübrâ'nın Halifelerinden olduğu (3) anane olarak belirtilmektedir. İslâmı yaymak ve gönüller fethetmek için Horasan’dan Sivas’a gelen bir Alperen olduğu söylenir. Yıllarca Ebü’l-Vefa’nın yanında kalıp mertebeler kazanmış daha sonra onun izni ile ders vermeye başlamıştır. Şeyh Merzuban’la aynı tarikatten olduğu, develerinin çöktüğü yeri mekan tutmak üzere Horasan’dan birlikte yola çıktıkları anlatılanlar arasındadır (4).



Timurlenk felaketinde Cami-i Kebir'in vakfiyesi gibi Şeyh Çoban Zaviye vakfiyesinin de zayi olduğu belirtilmektedir (5). 1455 tarihli tahrir defterinde mahalle olarak ismi geçen zaviye Osmanlı öncesi kurulan zaviyeler arasında yer alır. Toprak Kalenin güneyinde, sur içinde, sınırdadır. Halk arasında Şeyh Hüseyin Râî ya da Şeyh Çoban Veli Zaviyesi, kitabelerine göre 1370 tarihine kadar gitmektedir. Şeyhin adıyla anılan çeşme, Bayram Paşa vakfı sayesinde diğerleriyle birlikte tamir edilerek günümüze kadar gelir.



Şeyh Çoban Mahallesi’nde bulunan mescit, Şeyh Hüseyin Rai (Şeyh Çoban Veli) tarafından inşa ettirilmiştir (6). Mustafa Ünsal Uzunçarşılı ve Edgüer’i kaynak göstererek mescitin, XX. yüzyılın ilk çeyreğinde mevcut olduğunu kaydeder. Aynı kaynaktan, mescitin, yanındaki türbeye bitişik vaziyette inşa edildiği ve iki basamak ile mescit ve türbenin birbirlerinden ayrıldıklarına dair bilgiler verilmiş olduğunu öğreniriz. Bu eserde ayrıca, mescitin mihrabı yanındaki duvara konmuş Arap harfleri ile yazılmış iki kitabeye de yer verilmiştir. 1946-47 yıllarında, mescitin yıkıldığı ve sadece türbenin mevcut olduğu görülür. Mescidin 1370 tarihinde Eşref adlı birisi tarafından onarıldığına dair kitabeden, türbe ve mescidin bu tarihten önce yapıldığı anlaşılmaktadır (7). Bu kitabelerden diğerinde türbenin 1458’de Yusuf Bin Abdullah tarafından yeniden yaptırıldığı belirtilmiştir.



Türbe birkaç sefer tamir edilmiştir. Şeyh Çoban Çeşmesi ve Şeyh Çoban hakkındaki rivayetler doğrultusunda türbe en erken 14. yüzyılın ikinci çeyreğine tarihlenmektedir. Türbe kare şeklinde ve kesme taşlardan yapılmış olup içinde iki sanduka vardır. Bu sandukalardan pencere önündeki Şeyh Çobana, yanındaki Şeyh Taceddin-i Arifi’ye aittir. Tahta döşemeli tabandan açılan bir kapakla cenazelik bölümüne inilir. Burada üç mezar vardır. Üçüncü mezar Şeyh Çoban’ın soyundan Şeyh Hüseyin’e aittir.



Türbenin yapılış tarihi bilinmemekle beraber, yanı başındaki çeşmede 1323 tarihi kayıtlıdır (8). Sekizgen taş kasnaklı türbe sade bir yapıdır. Sekizgen bir ahşap külahla örtülmüştür. İçi sıvalı ve döşemesi ahşaptır. Döşemeden itibaren 2.60 m. yukarıda köşe kemerleri başlar. Döşemenin üzerinde 2 ahşap sanduka vardır. Bu döşemenin 1.28 m aşağısında asıl döşeme ve yığıntı şeklinde iki mezar bulunur. Türbe düzgün kesme taştan yapılmıştır. Kare planlı olup, içeriden kubbe, dışarıdan da basık konik bir çatı ile örtülmüştür. Kubbeye geçiş tromplu olup, sekizgen kasnaklıdır. Bu kasnağın kuzey, güney, doğu ve batı cephelerinde birer yuvarlak pencere bulunmaktadır. Doğu cephesindeki dikdörtgen pencere ise sonradan içerisi doldurularak kapatılmıştır.



Türbeye güney cephesindeki yuvarlak kemerli bir kapıdan girilmektedir. Bu girişin batısında yuvarlak kemerli bir açıklık daha dikkati çekmektedir. Günümüzde bu açıklık demir bir parmaklıkla kapatılmıştır. Türbenin içerisi sıvandığından orijinal bir bezeme günümüze gelememiştir.



Batı duvarında demir kafesten yapılmış sakal-ı şerif muhafazası yer almaktadır. Bu küçük muhafazanın üzeri kubbe şeklindedir. Sakal-ı Şerifin de bulunduğu türbe şifa bulmak için bilhassa saralı hastalar tarafından ziyaret edilir. Sakal-ı Şerif, özel olarak korunur, belirli dini gün ve gecelerde özel merasimler eşliğinde ziyarete açılır.



Şeyh Çoban Türbesine ait beyaz mermerden yapılmış olan “güneş saati” 1927 yılında müzeye getirilmiştir.



Hüseyin Râi hayatta iken Çobanlık yapmış bir kimse olup çobanlığı süresinde sığırları hiç kayıp olmamış bir kimse olduğuna inanılır (9). Hastalar, çocuğu olmayanlar, felçliler, işinde bereket umanlar tarafından ziyaret edilir. Buraya şifa bulmak için gelenlerin ziyaret ettikleri yedi yatırdan birisi de burasıdır. Eskiden tekkesinde bulunan ahşap topuz, tespih ve sancağın hastaları iyileştirdiğine inanılırdı. Hasta çocukların iyileşmesi için topuzla sırtı sıvazlanır, mezar katında, taşlar arasında bulunan su içirilirmiş. Hacca gidecekler önce evliyaların çobanını ziyaret ederler. Rivayete göre tarih boyunca çıkan savaşlarda bu tokmak kaybolur ve savaş bitince yerine kanlı olarak geri gelir. Bunun Şeyh Çoban’ın da savaşa katıldığının bir göstergesi olduğuna inanılır. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1993 ve 2004 senelerinde türbe restore edilir. Bakımını halkın yaptığı Şeyh Çoban türbesini yılda 150 civarında kimse ziyaret etmektedir.

Şehitler







 



Şehitler Camiinin karşısında Şehitler diye anılan beş mezar bulunmaktadır (1). Eskiden on mezar olduğu söylenir . Bir rivayete göre, Timur zamanında burada şehit düşmüşlerdir. Anlatıldığına göre, kabirlerin bulunduğu yere dükkân yapmak isteyen bir adam, rüyasında kendisine defalarca ikaz edilmesine rağmen isteğinden vazgeçmeyince, çalışırken düşüp ölmüştür. Her türlü dilek sahipleri tarafından ziyaret edildiği görülür.



Süt Evliyası



 



Süt Evliyası Türbesi, il merkezinde, Demirciler Ardı Mahallesi, Şehitler Camisinin kuzeyinde, Şehitler Ara Sokak’ta bulunmaktadır (1). 20. yüzyılın başlarına tarihlenen eserin banisi ve mimarı bilinmemektedir. Türbe, şu andaki görünümünü 1964 senesinde geçirdiği onarımdan sonra almıştır. Üst örtüsü kubbe iken bu tadilattan sonra külaha çevrilmiş ve üzeri sac ile kaplanmıştır. 1994 senesinde Sivas Müzelerini Ve Eski Eserlerini Koruma Ve Yaşatma Derneği tarafından onarımdan geçirilir.



Sütü olmayan kadınların türbeyi ziyaret ettikten sonra sütlerinin geldiğine inanan yöre halkı, bu türbeye “Süt Evliyası” adını vermiştir. Bu nedenle türbeye gelirken yanında su getirilir. Getirilen su, tahta kaşık ile içilmektedir.



Eser, bugün sağlam durumdadır. Ziyarete açık olan türbenin temizliği ve bakımı mahalle sakinleri tarafından yapılmaktadır. Türbenin içerisi de dışı gibi mütevazı bir süslemeye sahiptir. Ahşaptan yapılmış, yeşil boyalı dört adet sandukanın hiçbir sanat değeri yoktur. Anadolu’daki türbe ve kümbetlerin büyük çoğunluğu taş ve tuğladan yapılmış iken Süt Evliyası Kümbetinde yapı malzemesi olarak kerpiç görülür. Bu denli yaygın ve pratik ancak dayanıklı olmayan kerpiç, mezar yapılarında genelde kullanılmamaktadır. Yapıda bu malzemenin kullanılmasının Osmanlı İmparatorluğunun en güçsüz ve fakir dönemleriyle çakıştığı ileri sürülür.


Akbaş Sultan



 



Şeyh Akbaş Baba (veya Akbaş Sultan) Türbesi Demircilerardı Mahallesindedir. Yöre halkı arasındaki inanışa göre, Akbaş Baba, bir Arap evliyasıdır (1). Peygamber efendimizin sancaktarı olarak Sivas’a gelir. Bir savaş sırasında şehit düşünce sancağı Abdulvehab Gazi elinden alır. O da şehit düştüğü yere gömülür. Aradan zaman geçince Akbaş Baba’nın mezarı kaybolur. Bir gün, mahalle sakinlerinden birisinin rüyasına girer. Adama:



- Benim mezarımın etrafını çevirin, der.



Adam da:



- Mezarının nerede olduğunu bilmiyorum, diye karşılık verir.



- Ben tayin ederim, der.



Sabah bakarlar ki Akbaş Baba’nın ve diğer dört mezarın etrafı taşlarla çevrilip belli edilmiştir. Diğer dört mezar, oğlu, hanımı, gelini ve torununa aittir.



Türbenin yanındaki çeşme suyu eskiden akarmış. Akbaş Baba da sandukasından kalkar, çeşmeden abdest alıp tekrar türbesine girermiş. Mahalle sakinlerinin bu hadiseye çoğu kez şahit olmuş oldukları anlatılır.



“Akbaş Baba Türbesine üç, dört yaşına geldiği halde yürüyemeyen çocuklar getirildiği için “Küt Evliyası” adı da verilmiştir. Yürüyemeyen çocuklar, Akbaş Sultan türbesine Cuma günleri getirilir. Sela verilirken kıbleye doğru tutularak, “Kütler yürüsün, selalar verilsin”, diye söylenir.



Banisi ve mimarı bilinmeyen eser malzeme, teknik ve üslubuna bakılarak 19. yüzyıl başlarına tarihlenir (2). Türbenin kuzey duvarından itibaren üçüncü sanduka Akbaş Sultan Hazretlerine aittir. Eski fotoğraflarında oldukça yıpranmış olduğu görülen türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan onarımı sonrasında bugün sağlam durumdadır. Kare plana sahip olan türbe kubbeli olup kare gövdeden kubbeye pandantifler ile geçilmiştir. Türbeye batı cephesinde eksenden kuzeye kaymış olan kapıdan girilir. Batı cephesinde kapının güneyine, güney ve doğu cephelere pencereler açılmıştır. Türbenin içerisinde, doğu batı doğrultusunda, dört adet büyük, kuzey cepheden ikinci sıradaki sandukanın arkasında bir adet de küçük sanduka vardır. Doğu cephesinde, eksenin ortasına ve kasnağa yakın mazgal pencere vardır.



Türbenin beden duvarlarında ve üst örtüsünde moloz taş kullanılmış olup yapının pencere ve kapı doğramaları ahşaptır ve pencerelerin önlerinde demir parmaklık bulunmaktadır.

Kadı Burhaneddin




 



Burhaneddin 1345’te dünyaya gelir; asıl adı Ahmed olup dönemin Kayseri kadısı Şemseddin Muhammed'in oğludur (1) . Muhtemelen XIII. yüzyılın başlarında Hârizm'den göç ederek önce Kastamonu'ya, sonra Kayseri'ye yerleşen Oğuzlar'ın Salur boyuna mensup bir aileden gelmektedir; adı bilinen bütün cedlerinin kadı olduğu belirtilmektedir. Sultan II. Gıyâseddin Keyhusrev'in akrabası olan annesi, Anadolu Selçukluları'nın nüfuzlu simalarından Celâleddin Mahmud Müstevfî'nin oğlu Abdullah Çelebi'nin kızıdır. On iki yaşındayken sarf, nahiv, lügat, mantık, hesap, aruz ve hat dersleri almış, bu alanlarda önemli mesafeler katetmiştir. Bunların dışında ok atma, kılıç kullanma ve ata binmede hünerini sergilemiştir. On dokuz yaşında Hacc’a gitmiş, yirmi bir yaşında kadı olmuştur.



Aslı Kaya Kadı Burhaneddin türbesini, orijinali günümüze ulaşmayan türbeler arasında sayar (2). 1965-66 yıllarında baldaken tarzında kesme taştan olup, dört sütunun taşıdığı bir kubbe ile tamamen yenilenen türbe şehrin güneybatısında, Kadı Burhaneddin Mahallesi, İstasyon Caddesi, Kadı Burhaneddin İlköğretim okulunun arkasında yer almaktadır. Kadı Burhaneddin türbesine ait beş mezar taşı 1927 yılında müzeye getirilirek koruma altına alınır.



Bu türbe 1398’de öldürülen Kadı Burhaneddin’in ölümünden sonra yapılmış olmalıdır (3). Mustafa Demir, türbenin 1950 yıllarında üstü ahşap, harap ve etrafı adi duvarla çevrili olduğunu kaydeder. Buradaki beş kabirden ikisi kitabesizdir. Kitabesiz büyük sanduka Kadı Burhaneddin’e aittir. Diğer sandukalarda Mehmed Çelebi b. Kadı Burhaneddin, Habibe binti Kadı Burhaneddin, Selçuk Hatun binti Kadı Burhaneddin olduğu kitabelerden anlaşılmıştır. Türbe adi taşla örülmüş dörtgen planlı ve üstü çatılıdır. Bu türbenin korunması için laderladeyan adlı mevkide iki kıta arazinin geliri vakfedilmiştir.



Tamamen yenilenmeden önce Tanyu türbe hakkında şunları yazar (4). “..evvelce üstü kapalı bir türbe iken sonra yıktırılıyor. Türbeyi yıkanlar taşlarını parçalayanlar sıkıntı çekiyorlar, buna halk böyle inanıyor. Bu defa tekrar aynı yerde, fakat üstü açık olarak mezarı bırakıyorlar. Hemen yanında bir ilkokul ve bahçesi var. Parmaklıkları mezara zarar vermemek için geriye almışlar. Bu ilkokulun adı da bu ziyaretgâhtan geliyor: Kadı Burhaneddin İlkokulu. Yüksekçe bir tepe üzerinde bulunan ziyaretgâha gelenler mezar üzerine ufak murad taşları koymuşlar: Gene burada mum, yağlar ve bol isten, ziyaretgahın rağbet gördüğü anlaşılıyor. Ayrıca mezarın ayak ucunda mum yakmak için, yıkılmış mezar taşlarından bir yer yapılmış, çok zaman mumlar burada yakılıyor. Çocuklar da dilekte, daha ziyade sınıf geçmek için buraya gelerek mezarın yanına niyet taşlarından yapıştırmaya çalışıyorlar. Taşlardan tutanlar görülüyor.”



 



Kadı Burhaneddin’in adalet ve hoşgörüsünü anlatan bir anekdot şöyledir: “Adamın birisi seyahat dönüşünde ödünç verdiği altınlarını alamadığı adamı Kadı Burhaneddin’e şikayet eder. Kadı Burhaneddin altınlarını vermeyen adamı çağırarak ona şöyle der: “Duydum ki bu şehrin en dürüst adamı senmişsin. Bu bir kese altın sende dursun”. Bu sözler üzerine adam, kendisine bırakılan altınları sahibine geri verir ve doğruluktan ayrılmaz”.

Ahi Emir Ahmet







  



Ahi Emir Ahmed Zaviyesi Osmanlı öncesi şehirde kurulan dokuz zaviye arasında beş ahi zaviyesinden biridir (1). Vakfiyesinden anlaşıldığına göre, türbenin bulunduğu mevkide; çarşı ve pazarların bulunduğu eski adıyla Tokmak Mahallesi’nde yer alır. Zaviyeler arasında gelirleri Darü’r-raha’dan sonra en yüksek olanların başında gelir.



Sadi Kucur’a göre, Ahi Emir Ahmed’in hem şeyhliği hem de tevliyet ve nezaret görevlerini kendisinin ve sonra evladının yapacak olması ve ahilik ve emirlik vasıflarını birlikte taşımış olması, onun manevi nüfuzu olan ve en azından Sivas’ta idari görevlerde bulunmuş birisi olduğunu gösterir (2). Kucur aynı zamanda Bayburtlu Ahi Emir’in Sivas’taki Ahi Emir Ahmet ile aynı kişi olacağı konusunda temkinlidir. Halbuki Ahi Emir Ahmet’in bugün bir şair olarak ün yapan torunu Merih Baran, Ahi Emir Ahmet’in emirliğinin, ahilik teşkilatı içinde ulaşılmış bir makam olduğunu kaydeder (3). Aslen Uygur Türklerinden olduğu, İran üzerinden Zencan yoluyla Anadolu topraklarına gelen ailesi ile Bayburt’ta bulunduğu ve eğitimini burada muhtemelen Yakutiye ve Mahmudiye Medreselerinde (4) aldığı daha sonra Sivas’a gelerek tekkesini ve zaviyesini kurarak hayatını sürdürdüğü ileri sürülür. Ahîliğin yanı sıra Mevlevi de olan Ahî Emir Ahmed çocuk yaşlarından itibaren Mevlâna’ya hayranlık duyar. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled ve torunu Ulu Arif Çelebi’nin Ahi Emir Ahmed ile dostluklarını Menakıbü’l Arifin’de görürüz (5). “Ufukların meşhuru ve baş olmayı hak eden Bayburtlu Ahi Emir Ahmed” Eflaki’nin eserinde birkaç yerde yer alır. Sultan Veled’in kendisini kardeş ve dost olarak çağırdığı Ahi Emir Ahmet hakkında anlatılan hikayeden onun Mevlana’nın sağlığında henüz bir çocuk olduğuna göre 1260’larda dünyaya gelmiş olduğu kabul edilebilir. Baran, çeşitli kütüphanelerde onun adına çoğaltılmış Fütüvvetnameler tespit edilmiş olduğunu ve ayrıca Türk dili üzerine yazdığı kitabın Arap yarımadasında okutulduğuna dair izlenimler bulunduğunu ilave eder.



Ahi Emir Ahmet’in türbesi, Sivas’ta ve Bayburt’tadır. Bayburt’ta Ahi Emir Ahmet Efendi kümbeti olarak bilinen türbe Eski Hastane Caddesi üzerinde Sivas’ta ise Kurşunlu Caddesi üzerinde Sivas Öğretmenevi önündedir.



Mescit, zaviye ve imaretten olusan kulliyenin 1333 tarihli vakfiyesinde, “.. yücelerin öncüsü, uluların önderi, büyük ve seçkinlerin övgüsü, safa ve mürüvvetin efendisi, tarikat ve hakikat ashabının seyyidi Ahi Emir Ahmet bin Zeynulhac”, diye zikredilen Ahi Emir Ahmet’in türbesinin XIV. asrın ikinci çeyreğinde yapılmış olabileceği ileri sürülür (6).



Ahi Emir’in vakfiyesindeki şartlardan biri her Kadir gününde helva yapılıp dağıtılmasıdır. Merih Baran, vakfiyenin bu hükmünü her yıl gerçekleştirmektedir.



Ahi Emir Ahmet hakkında çeşitli menkıbeler anlatılmaktadır (7). “Emir Ahmet’in mumyasının hiç bozulmamış durumda olduğuna inanılır. Türbede define aramak için girenler üst kattaki kabri ve aşağıda cenazelik bölümünde bulunan kabri tahrip etmişler bunun üzerine komşu evlerden yaşlı bir hanımın rüyasına girerek, kabrine yapılan bu işler üzerine”Halinizi düşünün. ”demiş. Komşular toplanıp kabir sıvalarını düzeltmiş, üzerine de aldıkları yeşil bir örtüyü örtmüşlerdir. Ahi Emir Ahmet’e mahallenin manevi bekçisi denmektedir. Bu yüzden de sarhoşların türbenin olduğu caddeden geçemediklerine inanılır. Emir Ahmet, cenazelik bölümünde şahideleri de bulunan kabrinden abdest almak üzere, Kızılırmak’a kadar her sabah gidermiş. Cenazelik bölümünde dört yönde olan nişlerden, doğuda olanından Kızılırmak’a yol gittiği söylenir”.



Türbenin kitabesinde yazmadığı halde, yöre halkı arasında, “Yağın hokkası on para olunca helva yapılsın” yazdığına inanılır. Ayrıca, sarhoşlara geçit vermemesi ile bilinen türbe, duaların kabul olunması için ziyaret edilir”. İşlerinin iyi gitmesini isteyen esnaf, çeşitli dileği olanlar, hasta ve huysuz çocuğunu yedi tekke dolaştıranların türbeyi ziyaret ettiği görülür. Tanyu’nun eserinde elli yıl önce türbe bir bahçe içinde, etrafında ağaçların ve bir çeşmenin yer aldığı, pencerelerine çaput bağlandığı ve mum yakıldığı bir taş yapıdır (8). Saçak kıs¬mında Selçuklu sülüs hattıyla bir yazı kuşağı bulunan eserin insa edildiği dönemden 1985 senesine kadar geçirdiği tadilat hakkında hiçbir bilgiye ulaşılamamıştır. (Bu tarihte Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından onarıma tabi tutulmuş; dış zemin kotu Kurşunlu Caddesine göre doğu yönünde 5 metre diğer yönlerden 3.20 metre indirilmiş, kubbesi ve parcalanan sandukası yenilenmiş ölünün kemikleri bir araya getirilerek sandukaya konulmuş, yol seviyesinin altında kalan eserin etrafına ihata duvarı örülmüştür.



“Şehre yaklaştığımız zaman bizi Ahi Bıçakçı Ahmet’in yoldaşları karşıladı. Bunlar kimi yaya, kimi atlı kalabalık bir gruptu. Onlardan sonra Ahi Çelebi’nin yoldaşları karşıya çıkmıştı. Bu zat ahilerin ileri gelenlerinden olup rütbece Ahi Bıçakçı’dan üstündür.” İbn Batutta’nın Sivas’a gelişini böyle anlattığı eserinden kaldığı günler içinde, Ahi Emir Ahmet olduğu tespit edilemeyen Ahi Bıçakçı Ahmet ile Eratna’yı da ziyaret etmiş olduğunu öğreniriz.


Şeyh Erzurumî türbesi, il merkezinin güneyinde Malatya yolunan sağında Kızılırmak mahallesinde eski mezarlığın içinde kare planlı, prizmal gövdeli bir türbedir (1). Yapının sağ tarafında bulunan kitabesi okunamayacak durumdadır. Şeyh Erzurumi Ahmet Eflaki’nin Ariflerin Menkıbeleri’ adlı eserinde Ulu Arif Çelebi’nin çağdaşı olarak anlatıldığına göre türbenin yapılışını XIV. yüzyılın ilk yarısı diye tarihlemek mümkün görünmektedir (2).



Erzurumî, halkın ifadesine göre, din uğruna çarpışan cengaver bir yiğittir. Erzurumî’nin 40-50 adamı muhtelif zamanlarda türbenin etrafına çadır kurar ve onu yalnız bırakmazlarmış.



Türbenin yanında bulunan kuyu, bugün kapanmıştır Türbe kare planlı olup, üzeri Türk üçgenleri ile geçişi sağlayan kubbe ile örtülmüştür (3). Türbenin yapımında düzgün kesme taş, moloz taş ve kaplama olarak da mermer kullanılmıştır. Doğu cephesindeki düz lentolu mermer söveli bir kapı ile içerisine girilmektedir. Güney duvarında yarım daire planlı mihrap nişinin üzeri üç dilimli bir kemerle sınırlanmıştır.



Eserin banisi ve mimarı bilinmemektedir. Türbenin, 1980 senesine ait fotoğraflarında harap durumda olduğu görülmektedir. Define arayıcılarının mezarı kazmalarından ve tahrip etmelerinden dolayı orjinal sanduka tahrip edilmiştir. 1995’lerdeki orijinal planına uygun olmayan restorasyonu sırasında doğu-batı doğrultusuna, sembolik, ahşap parmaklıklı bir sanduka konulmuştur. Bugün her çeşit dilek sahibi tarafından ziyaret edilir.



Ahmet Turan







Tanyu, Soğuk Çermik kaplıcasında bir tepenin üstünde bulunan Ahmed Turan Gazi’nin ziyaretgahının rağbet gördüğünden söz eder . Sivas yakınlarında Soğuk Çermik civarında çok şiddetli bir savaş olur. Bu savaşta Hz. Cafer, Ahmed isimli bir kafirle cenge tutuşur ve onu yener. Hz. Cafer'in yiğitliği ve mertliği karşısında Ahmed şehadet kelimesini getirerek müslüman olur. Bunun üzerine Ahmed, Hz. Cafer'e ‘Battal’ ismini verir. Hz. Cafer bundan sonra Battal Gazi ismiyle şöhret bulur. Battal Gazi de, Müslüman olan Ahmed'e Turan ismini verir. Ahmet Turan müslüman olduktan sonra Battal Gazi ve Abdulvehhab Gazinin yanında, müslümanların safında savaşa girer. Savaş şiddetlenir. Gazilerin çoğu şehit düşer. Bu arada Ahmet Turan da şehit olur. Ahmet Turan'ın mübarek cesedini bulurlar ve Soğuk Çermik’teki yüksek yere, kayanın üstüne defnederler



Bir çarpışma sırasında atı, karşıki tepeden yaklaşık 350-400 metrelik mesafeye sıçrar ve nal izleri hâlâ durmaktadır, denilir. Şehit düşerken kayalardan sular fışkırır ve bugünkü ılıca suyu ortaya çıkar. Ilıca suyunun şifalı oluşunun sebebi bundandır. Yukarıdaki tepeden aşağıdaki çermiğe (ılıcaya) kolunu uzatarak abdest aldığı anlatılır. Burası özellikle çocuk sahibi olmak isteyen ve her türlü dileği olanlar tarafından ziyaret edilir. Çocuk dileği olan kadınlar, ufak ölçüde" "ılmeak = salıncak" yapıyorlar ve bu salıncağa taş koyarak sallıyorlar. Çocuk olursa adanan kurban bu ziyaretgahta kesilir, adı Ahmet Turan / Ahmet Duran konulur. Bu şekilde çocuklarına Ahmet Turan ismini koyan aileler bir hayli çok olup Sivas ve havalisinde çok sayıda Ahmet Turan ismi vardır.



Danimendname’de sözü edilen Abdülvehhap Gazi ve aynı tarihte şehit düştükleri nakledilen Ahmet Turan’ın da Hakkı Önkal’ın düşüncesine göre, 1080’de vefat etmiş olduğu ileri sürülebilir.

Abdulvahabi Gazi Hazretleri


















Abdulvehhab Gazi Hazretleri, Sivas’ta, Kilavuz mahallesi üzerinde Akkaya ismindeki bir tepede kendisi ici yaptirilan türbesinde medfundur.



 



Mahalli rivayete göre, Sahabidir. “Lä ilahe illallah Muhammedürrasulullah” yazilli olan Peygamberimizin sancagini, cihad icin hazirlanan ordunun önünde tasimistir. Peygamberimizin sancaktari, bayraktari olarak bilinir.



 



 



c) Hicri 113 tarihinde Sivas yakinlarinda ve Battal Gazi’nin de bulundugu bir savasta sehid düsmüs ve bugünkü bilinen yere defnedilmistir.



 



Abdulvehhab Gazi’nin menakibi (Hicrii 1100, Miladi 1688) senesinde ulemadan Sari Hatip Zade Ahmet Hamdi Efendi tarafindan nazmen kaleme alinmistir.



 



Abdulvahabi Gazi İlköğretim Okulumuz da adını Yukarı Tekke’de türbesi bulunan büyük ve  kıymetli bir zat olan Abdulvahabigazi Hz. Almıştır. Abdulvahabigazi Hz. Peygamber efendimizin sancaktarlığını yapmış ve birçok gazalara katılmıştır.



 



               Aslen Sivaslı olup , babası Buht , dedesinin adı Sehsas , annesi ise Zat-Al Humma ‘ dır. Doğumuna ait bir belge bulunamamıştır. 130 yıl yaşadığı tahmin edilmektedir.



 



 Türbe ve tekkeler içinde özel bir yeri ve önemi bulunan Abdulvahabi Gazi Türbesi Sivas’ta halkın çok önem verdiği ve ziyaret ettiği türbedir.



 



Abdulvahabigazi Hz. nin mezarı kireç ocağındaki Akaya ‘ya yapılmıştır. II. Mahmut zamanında bir zatın rüyasına giren Abdulvahabigazi Hz. mezarının yukarı tekkeye yapılmasını istemiş ,  o zamandan beri mezarı yukarı tekkededir. Türbenin etrafı şehir mezarlığı olarak yapılmış , türbenin yanındaki camii inşa edilerek halkın ibadet ve ziyaretine açılmıştır.



 



 Abdülvahap Gazi’nin kaç yerde makamı var?
Abdülvahap Gazi'nin Sivas'taki makamı

Abdülvahap Gazi’nin kaç yerde makamı var?
Dün olduğu gibi bugün de bir “Anadolu ruhu”ndan söz edilebiliyorsa işte bu ruhu bu tür kahramanlara borçluyuz.



Rahmetli Ahmet Kabaklı Hoca, Türk Edebiyatı adlı eserinin 2. cildinde “Anadolu’nun Destanlarla Fethi” başlıklı bir bahis açarak bu kutlu toprakların fethinde destanların önemine dikkat çeker.
Sözünü ettiği üç önemli destan Battal Gazi, Danışmend Gazi ve Saltuk Baba destanıdır. Şüphesiz ki bunlar öne çıkanlardır. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin bir destan kahramanıyla mutlaka karşılaşırsınız.
İşte bunlardan biri de Abdülvahap Gazi’dir. İsim ve kimi menkıbeleriyle önceden de bildiğim bu kutlu kişiyi ilk olarakİznik’te ziyaret etmek nasip oldu. İznik’in doğusunda yüksek bir tepe üzerinde bulunan türbesi, günün her saatinde ziyaretçilerle dolup taşıyordu.
Böylesi kahramanların kabirlerine sadece bir yerde rastlanmaz. Onlara duyulan muhabbet, minnet ve saygı, asıl kabirlerinin yanında makamların da yapılmasına neden olur. Mesela Yûnus Emre’nin Anadolu’da yirmiye yakın yerde kabrinin/makamının oluşu bu yüzdendir.
Bu durum Abdülvahap Gazi için de böyle olmuştur. Bu yüzden daha sonraki yıllarda Bolvadin’de ona ait olduğuna inanılan bir kabri görünce hiç şaşırmadım. Eber Gölü kenarında bir höyük üzerinde bulunan buradaki kabri de İznik’te olduğu gibi yine bir ziyaretgâhtı.
Sivas’ta da benzer bir durumla karşılaştım. Kılavuz mahallesi üzerinde Akkaya ismindeki bir tepede ona ait bir türbe bulunmaktaydı.
Bana bu üçünü ziyaret nasip oldu ama sonradan MuşBayburtAhlatHarput ve Divriği’de de onun adına izafe edilen türbelerin varlığını öğrendim.Abdülvahap Gazi'nin Bolvadin'deki makamı
Kimdir peki Abdülvahap Gazi?
Bir destan-menkıbe kahramanından söz ediyorsak bu soruya tek bir cevap vermek zordur elbette… Zira her bölge ona ayrı bir kimlik inşa eder. Ama genel bir kabul de yok değildir. Buna göre Evliya Çelebi’nin “Rum’un İncisi” anlamına gelen “Suheyb-i Rumi” diye andığı bu Abdülvahap Gazi, Peygamberimizin sancağını, İslam ordusunun önünde taşıyan bir sancaktardır. Bu yüzden “sancaktari” olarak bilindiği gibi “bayraktari” olarak da bilinir. Nitekim İznik’teki türbesinin dört bir yanı bayraklarla donatılmış vaziyette idi. Bu yüzden de kendisine “Bayraklı Dede” de deniliyordu.
Bolvadin rivayetinde ise onu Battal Gazi’nin silah arkadaşlarından biri olarak görürüz. Buna göre 732 yılında Emevi komutanı Mesleme, büyük bir ordu ile Bolvadin'e gelir. Burada Akrenon (Afyon) kalesi kuşatılır. Kuşatmada Seyyid Battal Gazi ve Abdül Vahap Gazi yaralanır. Seyit Battal Gazi, Seyit Gazi'de; Abdül Vahap Gazi de Bolvadin'de şehit olurlar. Türbeleri de buralara yapılır.
Tarihî bilgi nedir? Bunu bilemiyoruz ama bu mahallî rivayetlerin çeşitli menkıbelerle daha da zengin hale getirildiğini biliyoruz. İşte bunlar dikkatle okunduğunda ortaya şu sonuçlar çıkar:
Abdülvahap Gazi'nin İznik'teki makamıFetih ve cihadın asıl dinamiği her zaman maneviyat olmuştur
Anadolu, sıradan bir coğrafyanın ötesinde, bir inancın kök salıp yeşerdiği ve Osmanlı çağında üç kıtaya dal budak saldığı kutlu bir coğrafyadır. Bu yüzden daha Emeviler çağından itibaren İslam orduları buraları yurt edinmek için savaşmışlar, bunun neticesi olarak Sultan Gazi Alpaslan’la birlikte bu coğrafya ana yurdumuz olmuştur.
İşte destan yahut menkıbe kahramanları, Anadolu’nun fetih evliyalarıdır. Bu da gösteriyor ki fetih ve cihadın asıl dinamiği her zaman maneviyat olmuştur. Bu yüzden Anadolu’da bu tür zatlar, her zaman saygıyla anılmış ve bu ruh daima canlı tutulmaya çalışılmıştır. Dün olduğu gibi bugün de bir “Anadolu ruhu”ndan söz edilebiliyorsa işte bu ruhu bu tür kahramanlara borçluyuz.
Şunu da söyleyelim: Bugün türbeler etrafında oluşan kimi yanlış inanış ve uygulamalar, bizi bu türbelere ve oralarda medfun büyük zatlara karşı ilgisiz duruma getirmemelidir. Eğer, bu kültür yok olursa hiçbir şehir ruhsuz yaşayamayacağı için karşımıza bu defa Anadolu’nun İslamlık öncesi kahramanları çıkacaktır. Onlar da çıksın, onları da bilelim ama bu coğrafyanın İslam büyüklerine ilgisiz kalmayalım.

Mustafa Özçelik yazdı




 



 

Medineli müslümanlardan ve hicret sırasında Hz. Peygamber'i evinde misafir eden sahâbidir... Bütün Müslümanlar Peygamber efendimizi kendi evlerinde misafir etmek istiyordu. Bunun üzerine Peygamber efendimiz devesini serbest bıraktı. "Kusva" adlı bu deve Eyüp Sultan hazretlerinin evinin önünde çöktü. Peygamber efendimiz Eyüp Sultan hazretlerinin evinde yedi ay misafir olarak kalmıştır. Eyüp Sultan hazretleri Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün savaşlarda peygamber efendimizin yanında İslâm cihad hareketlerine katılmıştır.

Peygamber efendimizin vefâtından sonra da bütün gazâlarda yer almıştır. Hz. Ali'nin hilâfeti döneminde onunla birlikte Hâricilere karşı savaşmıştır. Hz. Ali'nin Medine'deki kaymakamı Eyüp Sultan'ın Halid ve Muhammed adlı iki oğlu, Umre adında bir kızı vardı.
Rasûlullah (s.a.s.) İstanbul'un fethini ashâbına anlatıp, "İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir" diye müjdelemiştir. Hicrî 52. yılda Muaviye oğlu Yezid kumandasındaki Müslümanlar İstanbul'u kuşattılar. İslâm akîdesinin dünyanın dört bir yanına yayılması husûsunda çok canlı ve diri bir gayrete sahip olan Müslümanlar İstanbul'un fethi ve İslâm devletinin sınırlarına dahil olmasını şiddetle arzuluyorlardı. Eyüp Sultan hazretleri bu seferin hazırlanması için çok çalışmış ve sefere karşı çıkanlara öğütlerde bulunmuştu. Uzun bir yolculuk yapan Eyüp Sultan hazretleri yaşının çok ilerlemesinden dolayı İstanbul'a yaklaştıkları bir sırada hastalanmış, Yezid'e, öldüğü takdirde cenazesinin hemen gömülmeyerek ordunun varacağı en ileri noktaya kadar *****ürülmesini ve o yerde gömülmesini vasiyet etmişti. Burada defnedilen Eyüp Sultan hazretleri Müslümanların İstanbul'da bir sembolüdür. 

Fatih, 1453 tarihinde büyük ordusuyla İstanbul önüne geldiği zaman bütün bu rivayetleri biliyor, Eyüp Sultan hazretlerinin kabrini bulmak istiyordu. Padişah bu isteğini hocası Ak-Şemsettin’e iletti ve Şeyh Eba Eyyup’un kabri olduğunu bildirdiği yer bir iki arşın kadar kazılınca bir beyaz mermer çıkacağını anlattı. Orası kazıldı, Ak-Şemsettin’in dediği gibi beyaz mermer meydana çıktı, mermerin üzerinde “Haza kabri Halit İbni Zeyd” ibaresi yazılıydı. 
Kabir bu suretle belli olunca silâhtar, padişahın emriyle kendisi tarafından yerleri değiştirilen çınar dallarının ne yapılacağını Ak-Şemsettin, dalların sonradan dikildiği yerin Eba Eyyup’un yıkandığı mevki olduğunu ifade etti ki, şimdi Eyyup türbesinin hacet penceresi karşısında etrafı demir parmaklıkla çevrilmiş olan yer bu mevkidir.
Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunmasından sonra burada şehrin ilk külliyesi oluşturuldu ve Osmanlı Padişahları asırlar boyunca Eyüp Sultan Türbesi’nde kılıç kuşanarak Eyüp Sultan’a verdikleri önemi göstermişlerdir.
Eyüp Sultan için yaptırılan külliye tamamlandıktan sonra, etrafına evler inşa edildi. Fakat, nüfus bu yörede gelip geçici idi. Buraya halk taşradan yılın belirli günlerinde ibadet için gelirdi. Fatih Sultan Mehmed zamanında İstanbul’un iskanı için uygulanan politikalar çerç eveler net icesinde Eyü p Sultan külliyesi ; çevresine Bursa’ dan gelenl er yerleştirilmiştir. 
Böylece dini bir anının etrafında şehrin önemli ve Bizans surları dışında, yeni bir yerleşme bölgesi kurulmuş oldu. 
Fatih döneminde başlayan imar hareketleri, Sultan II.Bayezıt ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa ettirilen cami, medrese, imaret v.s. ve kırk çeşme su yollarının yapılması gibi büyük imar faaliyetleri ile devam ettirilmiştir.
Bu dönemde Eyüp Sultan büyük gelişme göstermiş olup; Eyüp Sultan yerleşme dokusu, bir önceki döneme göre fazla yayılmamakla birlikte mevcut doku içinde önemli imar hareketleri olmuştur. Mimari yapı, malzeme ve süslemelerde yansıyan üslubu ile Osmanlı klasik döneminin en güzel örneklerini sergilendiği yapılar, burada gelişen sosyal ve kültürel ortamın da bir göstergesi olmuştur.
İstanbul’da ölen devlet adamlarından, saray mensuplarından, hatta zengin şehirlilerden çoğu cenazelerinin Eyüp Sultan Türbesi civarına gömülmesini istemişlerdir. Çünkü Eyüp Sultan Camii minarelerinde okunan ezan sesinin işitildiği yerlerde gömülü olan Müslümanların kabir azabından kurtulacakları inancı halk arasında yerleşmiş bir inanıştır.
İstanbul’da yaşayan veya İstanbul’a bir müddet için gelen herkes mutlaka Eyüp Sultan Türbesini ziyaret etmiştir. Türbeler kapatıldıktan sonra bile hacet penceresi önünde dua etmek suretiyle Eyüp Sultan’ı dışarıdan ziyaret edenlerin sayısı pek çoktur. Ziyaret etmek için belirli gün ve saati bulunmayan Eyüp Sultan’ı isteyen istediği zaman ziyaret edebilir. Ancak, Cuma günleri, kadir ve arife gün ve geceleri ziyaretçiler artar.
Cuma salâsı verilirken caminin iç avlusundaki büyük çınarları çevreleyen demir parmaklığın dört köşesindeki muslukları, işler,i ters gidenler ve kısmeti bağlı kızlar açarve suyu akar bırakarak geçer, arkadan gelen kimse musluğu önce kapar sonra yeniden tekrar açarak suyu akar bir halde bırakır.
Eyüp Sultanın çocukları çok sevdiğine inanılır. Onun için anne ve babalar senede birkaç defa çocuklarıyla beraber Eyüp Sultan’ı ziyaret ederler. Sünnet ettirilecek, okula başlatılacak çocuklar hattâ yeni işe girecek delikanlılar Eyüp sultan türbesini ziyaret ederler.
Eyüp Türbesi, Fatih Vakfiyesi gereğince, Cuma geceleri açık bulunur ve Kur’an okunurdu. Diğer hayır sahipleri de Pazartesi ve Kadir geceleri açık bulundurarak Kur’an okutulması hakkında tesisler yaptırmıştır ki, 10 türbedar ve 72 Kur’an okuyucusu olmak üzere 117’ye baliğ vazife sahibi bulunmakta idi. İşte bu yüzdendir ki muhit bir çok kabirler ve türbelerle çevrilmiş ve bu husus bütün Eyüb’a sirayet etmiştir. Eyüp beldesi uhrevi bir şehir halini almıştır. Bu suretle nice mimari eserler vücut bulmuş, nefis san’at eserleri, lâhitler, mezar taşları, hazireler yaratılmıştır. 
Yahya Kemal, 5 Mart 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesinde yayınlanan “Bir rüyada Gördüğümüz Eyüp Sultan” başlıklı yazısında;
“Eyüp Sultan, Türklerin ölüm şehri Eyüp Sultan, Avrupa toprağının bittiği sahilde İslam cennetinin bir bahçesi gibi yeşil duruyor. Bu ölüm bahçesine bir defa girenler, kendilerini bir servi ve çini rüyası içinde kaybolmuş gibi hissettikleri zaman biliyorlar mı ki hakikaten bir rüyada bulunuyorlar?. Çünkü İstanbul’u fethetmeye gelen Türk ordularının hicretin 857’inci senesi baharında, surlara karşı gördükleri bir rüya idi. İşte o rüya, Haliç’in kenarında gördüğümüz yeşil şehir oldu.” demektedir.